1-Kuyruklu Yıldızın Altında Bir Arkadaş
Zamanın
bir önemi yok,ama tahminen 2013’ün
yazıydı. Lojmanımız biz o zaman küçük olduğumuz için çok büyüktü.Daha o
zamanlardan merak ediyordum,bizi büyük yapan şey neydi diye.Bedenimiz büyüdükçe
mi büyüyorduk yoksa her şey zihinle mi ilgiliydi aslında?
Oysa bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda oyun alanımız vardı.Apartmanlarımızın önündeki
yeşillikler, Karacadağ’ın aktif zamanlarından kalma kalıntılarla kaplı taşlık alan,revirin
karşısında uçurtma uçurduğumuz uçsuz bucaksız arazi ve çoğunluğu uzman
çavuşlardan oluşan komşularımızın oturduğu apartmanların yanındaki büyük oyun
parkımız.
Lojmanımızın her köşesi anılarımıza ev sahipliği
yapmış olsa da oyun parkımızın hepimizin kalbinde ayrı bir yeri vardı.Bu parkta
çok büyük kavgalar edilmişti.Çam ağaçlarıyla kaplı bu çukurlarla dolu alanda
aşkın ne olduğunu anladığını sanan bir avuç yeni yetmenin kalbi kırılmış,hırsla
oynanan futbol maçlarında ayaklar burkulmuş ve paslı ve eski kaydıraklar
yüzünden bacakların her yeri çizik çizik olmuştu.Kısaca çok acı görmüştü bu
park.Yaptığımız şeyleri göz önüne alacak olursak normaldi bu gerçi;parkın
merkezinde yer alan,yaşlılıktan her yanı çatırdayan salıncaklardan atlama
yarışmaları,çivi sayısı olması gerekenin yarısı kalmış tahterevallilere bir düzine
insanı sığdırma girişimleri,nedensizce parmaklıklar üzerine çıkarak oynamayı
alışkanlık haline getirdiğimiz sessiz sinema çabaları ve tabi ki korku
hikayeleri anlatırken korkuyla birbirimize yapışıp sindiğimiz kaydırakların
kırık üst kısımları..
İşte hayatımdaki ilk ve tek kuyruklu yıldızı o kırık
kaydırakların birinde ,burnuma gelen plastik kokusuyla ve elektriklenmiş
saçlarımla öylece uzanıp gökyüzünü izlerken görmüştüm.
Bir korku hikayesi seansı sonrasıydı sanırım.Hayal
güçlerimiz henüz dünyanın en büyük canavarları olan ‘gerçekçi insanlar’
tarafından kirletilmemişti.Bize göre imkansız,isteksiz insanların uydurduğu
mazeretlerden biriydi.Korkulması gereken asıl şeyin bu tür insanlar olduğunu yıllar sonra
öğrenecektik maalesef.O günse kim bilir
hangi tür hayaletlerden,cadılardan,yaratıklardan saklanmak için kaydıraklara
sokulmuştuk .Bunlar nispeten kırık olsa da kapalı kaydıraklardı.Bir şekilde
içlerinde yatmak,hele biraz da yerden uzaksan,bir çeşit konfor alanı sağlıyordu
biz küçük bedenler için.Hayal gücümüz güvende olduğuna inandığında dünyada bir
sorun kalmıyordu bizim için.Endişelenmeyi yeni yeni öğreniyorduk.Andan
kopmayı,şimdi varken gelecek ve geçmişe ilişkin kafa yormayı öğreniyorduk anne
babamızdan;bir anne kuşun yavrusuna uçmayı öğretmesi misali.Ama evren bizden
vazgeçmemeye kararlıymışçasına yıldızları seriyordu her gün gökyüzüne.O
zaman,yetişkinlerin dünyasını öğrenmek zor oluyordu çünkü yıldızlar
büyülüyordu,ana geri getiriyordu bizi.
Biri mavi diğeri kırmızı iki kaydırağımız
vardı.Girişleri birbirine bakan çapraz iki kaydırak.Ayakkabılarımı çıkarmış
başımın altına koymuştum,ayaklarım ise kaydırağın ucundan birkaç karış yukarıda
serbestçe duruyordu.Kırmızı kaydırakta aynı pozisyonda yatmış olan arkadaşım ise
İrem’di.Benden iki yaş küçüktü ama on yaş daha olgundu.Kahve içiyor,benim
hiçbir zaman çözemediğim kocakarı muhabbetini çok iyi beceriyordu.Sohbeti çok
tatlıydı,henüz on yaşında olmasına rağmen aklımdan geçen her bir şeye karşılık
gelecek bir söz onun anında dilinden
dökülüyordu.
Bazı şeyleri çok erken keşfetmiş çocuklardık.Belki de
sevdiklerine bir kez olsun veda etmesi gerekmiş her çocuk böyleydi. Gelecekte
ne olmak istediğimizi o zaman bilmesek de hepimizin mutluluk anlayışları ve
prensipleri vardı. Dünyayı kendince anlamlandırmaya çalışan beyinlerimizden o
kaydıraklarda yatarken her ne geçiyorduysa birbirimize anlatmaktan büyük zevk
aldığımızı hatırlıyorum.Arada ‘küçüklüğümüzden’ de konuşuyor ve olur da biri
diğerinin geçmişte sahip olmadığı bir şeye sahip olmuşsa,birbirimizi
kıskanıyorduk.Sonra birbirimizi kandırmak için her zaman hazır tuttuğumuz o
çocukça yalanlardan birini ortaya atıyor ve birbirimizin yalan söylediğini bile
bile kafalarımızı sallıyorduk.
”Yaa, öyle mi?”
Kimse kırılmamalı ve küsmemeliydi. Arkadaşlıklarımız sınırlı
bir zaman içinde hapsolmuştu ve içten içe hiçbirimiz bir gün ayrılık vakti
geldiğinde birbirimizi kötü hatırlamak istemiyorduk.
Güzel sohbetimizin bir yerde kesildiğini ve İrem ile
birlikte bir süre öylece gökyüzüne baktığımızı hatırlıyorum.Tepemde manzaramın
küçük bir kısmını kapatan devasa bir çam ağacı vardı ve sarı tohumları yeni
yeni büyümeye başlamıştı.
Her şey o sarı tohumlardan gözümü gökyüzündeki bir
yıldıza kaydırdığım anda yaşandı.
Kıpkırmızı,arkasında izler bırakarak ilerleyen bir
alev topu tepemizden aşağı doğru inanılmaz bir hızla kaydı.Gökyüzü bir
süreliğine bu kırmızılığın rengine büründü.Olayı algılamam için birkaç saniye
geçmesi gerekti.Cevabı bildiğim halde kafamı ayakkabılarımdan hızla kaldırıp
İrem’e heyecandan çatlayan sesimle sordum.
-Gördün mü?
Görülmeyecek gibi değildi.İrem’in dili bu muazzam
güzelliğin karşısında tutulmuş olacak ki o da bir an kafasını kaldırıp boş boş
baktı yüzüme.
-Kuyruklu yıldız,
diye haykırdı inanamayarak.
Sonra gözlerimiz tekrar gökyüzüne döndü.Sanki o
kuyruklu yıldızı gerçekten görüp görmediğimizden emin olmaya çalışıyorduk.Sonra
birden coşkuyla bağırdığımı fark ettim.
-Abiiii,kuyruklu yıldızzzz!!!!
-Abii yok artık,ben ilk defa görüyorum..
-Ben de,diye bağırdım İrem’e.”Ne kadar kocaman
olduğunu gördün mü ?!”
-Eveeet,dedi İrem heyecanla e’leri uzatarak.
Sonrasında daha çılgınca bir kutlama başladı.İrem bana
sarıldı ben ona sarıldım ve kontrolden çıkmış bir vaziyette kaydırakların
birleştiği platformda bir oraya bir buraya zıplamaya başladık.
Bir andan da fark etmeden çığlıklar atıyor,şu kısacık
ömrümüzde gördüğümüz en olağanüstü şeye tanıklık etmenin heyecanıyla bütün
lojmanı ayağa kaldırdığımızı fark etmiyorduk.
Biz aşırı neşe yüzünden kıpır kıpır etrafta koşturmaya
başlamışken,bizden yaşça ve bedenen çok büyük ağır abimiz Nazım üst kattaki
evinden kükredi.
-Yav ne bağrıyonuz,yavaş lan!
-Nazııımmm!
-Ne var?
-Abi gel burayaaa.Kuyrukluyıldız gördük.
-Eeee,diye bir kez daha böğürdü Nazım.Belli ki kendisi
görmeyince çok etkilenmemişti bizim bu deneyimimizden.Bizim de pek umurumuzda
değildi hani.
İkimiz de pek mutluyduk ama baktık ki bağırınca,çığlık
atınca olmuyor,koşarak parktan çıktık ve ailelerin geceleri inip açık havada
sohbet ettikleri kameriyelerin birine geldik.
-Babaaa!
-Annee!
Ailelerimiz seslerimizi zaten duymuş besbelli gülerek
bize döndüler.
-Noldu kızlar?
-Anneee,kuyruklıyıldız gördüüüükk!
-Hadi ya,dedi annem inandığını vurgulayarak.
-Ne güzel,dedi babam sakin sakin.
Yetişkinlerin böyle durumlara fazla tepki vermeyeceği
gerçeği beyinlerimize çoktan bir norm olarak yerleştiğinden bu kadar bile
karşılık almak bizi tatmin etmiş olacak ki,İrem de ben de iç çekerek yığıldık sandalyelere.
İrem’in hayatımızdaki en büyük sırrı birbirimizle
biraz önce paylaşmış gibi gözlerimin içine baktığını çok iyi
hatırlıyorum.Mucizevi bir ana tanık olduğumuzu yalnızca o ve ben
biliyorduk.Yaşamayan kimse anlamayacaktı bunu,ve yaşayan herkes başkasının
anlamayacağını bilecekti.İrem’le o günden önce arkadaş olmuştuk ama o gün
gökyüzünde bir şey arkadaşlığımızı damgaladı ve bu damga,bu anı sayesinde
dünyanın bambaşka yerlerinde bile gökyüzüne bakarak birbirimizi görür olduk.
O günün üzerinden tam yedi yıl geçti.Yakında on dokuz
yaşına gireceğim ve bir kez olsun İrem’den haber alamadım.Tahmin ediyorum ki
aynı şey onun içinde geçerli.Ama biz bir ilki beraber yaşadık ve bu istesek de
istemesek de ölene kadar birbirimizin hafızasında yer işgal edeceğiz demek
oluyor.
Ve işte 2020 yılının,o herkesin eve kapanmış olduğu
günlerinin birinde,6 Mayıs’ta hava
karardığı andan itibaren İrem’le tanıklık etmiş olduğum bu özel anın
ikincisini yaşamak için sabırsızlıkla bekliyorum.Eta Aquarid Meteor Yağmuru
adını verdikleri bu olayı görmek için elimde dürbünümle gökyüzünü seyrediyorum
bir ümitle.
Ama saatlerdir,zar zor seçebildiğim tek tük titrek
yıldız haricinde bir hareketlilik yok.
O güzelim meteorları göremeyişimin nedenini çok iyi
biliyorum aslında.Herkes evinde,kimsenin dışarıda bir işi yok ama tüm sokak
lambaları,AVM’lerin giriş ve çıkış ışıkları bu işin sorumlusunun akıl yetisini
sorgulamaya yetecek şekilde açık.Yanlış konumlandırma,derece ve yön gibi akıl
almaz derecede basit mühendislik hataları yüzünden gökyüzündeki her bir
güzelliğin tabiri caizse içine eden bu ışıklar onlara ihtiyaç duymadığımız
halde yanmaya devam ediyor.Yeryüzündeki her şeyi görmeye o kadar çok
odaklanmışız ki ,gökyüzünde olan bitenden haberdar olmaktan tümüyle
vazgeçmişiz.Normal şartlarda çıplak gözle görülebilecek Samanyolu’nu bile
yeryüzündeki yapay ışıklarla boğmuşuz.Neden,diye sormak istiyor insan
istemsizce.Gerçekten bu kadar ışığa ihtiyacımız var mı?Gerçekten birkaç bin
yıldızı aynı anda görebilmek için şehir merkezinden onlarca kilometre
uzaklaşmam mı gerekiyor?Acaba bir noktada yanlış yapıyor olabilir miyiz?
Benim kardeşim hayatını ekran önünde geçiren nesilden.Bu
onun suçu değil belki de,ayrı bir geleneğin içine doğdu farkında olmadan.O
hayatında bir kuyruklu yıldız görmedi,onların ne olduğunu yalnızca internetteki
videolardan biliyor.Kardeşim hiç korku hikayeleri dinlerken arkadaşlarının
birine sıkıca sarılıp ondan cesaret almadı.Boş tarlalarda koşup uçurtma
uçurmadı,parmaklıklarda sallanırken sessiz sinema oynamadı ya da tahterevalliye
onlarca kişiyle aynı anda binmeye çalışmadı.Ve en önemlisi o hiç bir
arkadaşıyla gökyüzünün kadim sırlarından birini paylaşma şansı elde edemedi.
Ve böyle giderse hiçbir çocuk edemeyecek.
Aramızda yalnızca beş yıllık bir zaman dilimi olmasına
rağmen ben ve kardeşim bambaşka hayatlar
yaşıyoruz ve yaşayacağız.Olur da kardeşim bir gün yeryüzündeki yapay ışıkları
dışlamayı başaran bir teknolojiyle gökyüzüne bakma şansı elde edebilirse bu
deneyimin onda yaşattığı duygu,benim on iki yaşımda çam ağacının ötesinde
gördüğüm manzaranın binde birine bile eşit olmayacak.Ve anısı değil bir
ömür,bir dakika bile sürmeyecek.
Bugünlerde hepimiz aynı şeyleri duyuyoruz.”Evden
çıktığımızda her şey farklı olacak.Artık aynı kişi değiliz.Bir şeyler
değişecek.”
Evet ,biz evde kaldıkça bir şeyler değişiyor.Doğa
iyileşiyor,ozon tabakasındaki delik bile kapanıyor.Tüm bunların gerçekleşmesi
için en başta insanoğlunun eve kapanmasının gerektiği gerçeği çok acıklı olsa
da,bizi gülümsetecek birkaç gelişme de olmuyor değil,bu doğru.
Maalesef,tüm bu olumlu değişimler kalıcı değiller,biz
evlerimizden dışarıya adım attığımız anda her şey tekrar eski haline
dönecek.Biz farkına varmadıkça,bir parçası kopmuş otomatik robotlar gibi hata
üstüne hata yapmaya devam edeceğiz.Ve hiçbir şey iyiye gitmeyecek.Çünkü
farkında olmak evde sırtınızı rahat koltuğunuza yayıp,film izlemekle
gerçekleşmiyor.Farkında olmak kafanızı pencerenizden dışarı çıkarıp bakmayı
gerektiriyor,ve sormayı..
Nerede hata yapıyoruz?
İşin kötü yanı farkında olmak da olayları kökünden çözmek
için yeterli değil.Beyinlerimiz yıllara meydan okuyup doğruya ulaşsa bile
bedenlerimiz artık birer robottan ibaret,monoton davranışlarla eylemlerimiz
daima aynı çerçevede gerçekleşiyor.Düşünsek de yapamıyoruz.Bu özgürlükler
dünyasında,bir kafese konulmadan hapis hepimizin bedenleri.Harekete
geçemiyor,doğru olanı yapma konusunda zihne yardım edemiyor.
Ama bunu yapmak zorunda.Biz bunu yapmak zorundayız.
Her erteleyişimizde,her farkına varıp görmezden
gelişimizde,her yapacak bir şey yok deyişimizde…Ah,yapacak o kadar çok şey var
ki.Gelecek nesil için olmasa da kendimiz için,anılarımıza sahip çıkmak için.
Siz hiç bir kuyruklu yıldız görünüz mü?
Ben gördüm.
Ve bir tane daha görmek uğruna her şeyi yapmaya
hazırım.
Peki siz hazır mısınız?
Ellerine sağlık güzel yürekli kızım adın yıllarca zihinlerden çıkmayacak
YanıtlaSilKuyruklu yıldız değil kayan yıldız görmüşsünüz :-)
YanıtlaSil