6 Mayıs 2020 Çarşamba

Siverek Anıları -1


1-Kuyruklu Yıldızın Altında Bir Arkadaş

Zamanın bir  önemi yok,ama tahminen 2013’ün yazıydı. Lojmanımız biz o zaman küçük olduğumuz için çok büyüktü.Daha o zamanlardan merak ediyordum,bizi büyük yapan şey neydi diye.Bedenimiz büyüdükçe mi büyüyorduk yoksa her şey zihinle mi ilgiliydi aslında?

Oysa bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda  oyun alanımız vardı.Apartmanlarımızın önündeki yeşillikler, Karacadağ’ın aktif zamanlarından kalma kalıntılarla kaplı taşlık alan,revirin karşısında uçurtma uçurduğumuz uçsuz bucaksız arazi ve çoğunluğu uzman çavuşlardan oluşan komşularımızın oturduğu apartmanların yanındaki büyük oyun parkımız.

Lojmanımızın her köşesi anılarımıza ev sahipliği yapmış olsa da oyun parkımızın hepimizin kalbinde ayrı bir yeri vardı.Bu parkta çok büyük kavgalar edilmişti.Çam ağaçlarıyla kaplı bu çukurlarla dolu alanda aşkın ne olduğunu anladığını sanan bir avuç yeni yetmenin kalbi kırılmış,hırsla oynanan futbol maçlarında ayaklar burkulmuş ve paslı ve eski kaydıraklar yüzünden bacakların her yeri çizik çizik olmuştu.Kısaca çok acı görmüştü bu park.Yaptığımız şeyleri göz önüne alacak olursak normaldi bu gerçi;parkın merkezinde yer alan,yaşlılıktan her yanı çatırdayan salıncaklardan atlama yarışmaları,çivi sayısı olması gerekenin yarısı kalmış tahterevallilere bir düzine insanı sığdırma girişimleri,nedensizce parmaklıklar üzerine çıkarak oynamayı alışkanlık haline getirdiğimiz sessiz sinema çabaları ve tabi ki korku hikayeleri anlatırken korkuyla birbirimize yapışıp sindiğimiz kaydırakların kırık üst kısımları..
İşte hayatımdaki ilk ve tek kuyruklu yıldızı o kırık kaydırakların birinde ,burnuma gelen plastik kokusuyla ve elektriklenmiş saçlarımla öylece uzanıp gökyüzünü izlerken görmüştüm.
Bir korku hikayesi seansı sonrasıydı sanırım.Hayal güçlerimiz henüz dünyanın en büyük canavarları olan ‘gerçekçi insanlar’ tarafından kirletilmemişti.Bize göre imkansız,isteksiz insanların uydurduğu mazeretlerden biriydi.Korkulması gereken asıl şeyin  bu tür insanlar olduğunu yıllar sonra öğrenecektik maalesef.O günse  kim bilir hangi tür hayaletlerden,cadılardan,yaratıklardan saklanmak için kaydıraklara sokulmuştuk .Bunlar nispeten kırık olsa da kapalı kaydıraklardı.Bir şekilde içlerinde yatmak,hele biraz da yerden uzaksan,bir çeşit konfor alanı sağlıyordu biz küçük bedenler için.Hayal gücümüz güvende olduğuna inandığında dünyada bir sorun kalmıyordu bizim için.Endişelenmeyi yeni yeni öğreniyorduk.Andan kopmayı,şimdi varken gelecek ve geçmişe ilişkin kafa yormayı öğreniyorduk anne babamızdan;bir anne kuşun yavrusuna uçmayı öğretmesi misali.Ama evren bizden vazgeçmemeye kararlıymışçasına yıldızları seriyordu her gün gökyüzüne.O zaman,yetişkinlerin dünyasını öğrenmek zor oluyordu çünkü yıldızlar büyülüyordu,ana geri getiriyordu bizi.
Biri mavi diğeri kırmızı iki kaydırağımız vardı.Girişleri birbirine bakan çapraz iki kaydırak.Ayakkabılarımı çıkarmış başımın altına koymuştum,ayaklarım ise kaydırağın ucundan birkaç karış yukarıda serbestçe duruyordu.Kırmızı kaydırakta aynı pozisyonda yatmış olan arkadaşım ise İrem’di.Benden iki yaş küçüktü ama on yaş daha olgundu.Kahve içiyor,benim hiçbir zaman çözemediğim kocakarı muhabbetini çok iyi beceriyordu.Sohbeti çok tatlıydı,henüz on yaşında olmasına rağmen aklımdan geçen her bir şeye karşılık gelecek bir  söz onun anında dilinden dökülüyordu.
Bazı şeyleri çok erken keşfetmiş çocuklardık.Belki de sevdiklerine bir kez olsun veda etmesi gerekmiş her çocuk böyleydi. Gelecekte ne olmak istediğimizi o zaman bilmesek de hepimizin mutluluk anlayışları ve prensipleri vardı. Dünyayı kendince anlamlandırmaya çalışan beyinlerimizden o kaydıraklarda yatarken her ne geçiyorduysa birbirimize anlatmaktan büyük zevk aldığımızı hatırlıyorum.Arada ‘küçüklüğümüzden’ de konuşuyor ve olur da biri diğerinin geçmişte sahip olmadığı bir şeye sahip olmuşsa,birbirimizi kıskanıyorduk.Sonra birbirimizi kandırmak için her zaman hazır tuttuğumuz o çocukça yalanlardan birini ortaya atıyor ve birbirimizin yalan söylediğini bile bile kafalarımızı sallıyorduk.
”Yaa, öyle mi?”
Kimse kırılmamalı ve küsmemeliydi. Arkadaşlıklarımız sınırlı bir zaman içinde hapsolmuştu ve içten içe hiçbirimiz bir gün ayrılık vakti geldiğinde birbirimizi kötü hatırlamak istemiyorduk.
Güzel sohbetimizin bir yerde kesildiğini ve İrem ile birlikte bir süre öylece gökyüzüne baktığımızı hatırlıyorum.Tepemde manzaramın küçük bir kısmını kapatan devasa bir çam ağacı vardı ve sarı tohumları yeni yeni büyümeye başlamıştı.
Her şey o sarı tohumlardan gözümü gökyüzündeki bir yıldıza kaydırdığım anda yaşandı.
Kıpkırmızı,arkasında izler bırakarak ilerleyen bir alev topu tepemizden aşağı doğru inanılmaz bir hızla kaydı.Gökyüzü bir süreliğine bu kırmızılığın rengine büründü.Olayı algılamam için birkaç saniye geçmesi gerekti.Cevabı bildiğim halde kafamı ayakkabılarımdan hızla kaldırıp İrem’e heyecandan çatlayan sesimle sordum.
-Gördün mü?
Görülmeyecek gibi değildi.İrem’in dili bu muazzam güzelliğin karşısında tutulmuş olacak ki o da bir an kafasını kaldırıp boş boş baktı yüzüme.
-Kuyruklu yıldız,  diye haykırdı inanamayarak.
Sonra gözlerimiz tekrar gökyüzüne döndü.Sanki o kuyruklu yıldızı gerçekten görüp görmediğimizden emin olmaya çalışıyorduk.Sonra birden coşkuyla bağırdığımı fark ettim.
-Abiiii,kuyruklu yıldızzzz!!!!
-Abii yok artık,ben ilk defa görüyorum..
-Ben de,diye bağırdım İrem’e.”Ne kadar kocaman olduğunu gördün mü ?!”
-Eveeet,dedi İrem heyecanla e’leri uzatarak.
Sonrasında daha çılgınca bir kutlama başladı.İrem bana sarıldı ben ona sarıldım ve kontrolden çıkmış bir vaziyette kaydırakların birleştiği platformda bir oraya bir buraya zıplamaya başladık.
Bir andan da fark etmeden çığlıklar atıyor,şu kısacık ömrümüzde gördüğümüz en olağanüstü şeye tanıklık etmenin heyecanıyla bütün lojmanı ayağa kaldırdığımızı fark etmiyorduk.
Biz aşırı neşe yüzünden kıpır kıpır etrafta koşturmaya başlamışken,bizden yaşça ve bedenen çok büyük ağır abimiz Nazım üst kattaki evinden kükredi.
-Yav ne bağrıyonuz,yavaş lan!
-Nazııımmm!
-Ne var?
-Abi gel burayaaa.Kuyrukluyıldız gördük.
-Eeee,diye bir kez daha böğürdü Nazım.Belli ki kendisi görmeyince çok etkilenmemişti bizim bu deneyimimizden.Bizim de pek umurumuzda değildi hani.
İkimiz de pek mutluyduk ama baktık ki bağırınca,çığlık atınca olmuyor,koşarak parktan çıktık ve ailelerin geceleri inip açık havada sohbet ettikleri kameriyelerin birine geldik.
-Babaaa!
-Annee!
Ailelerimiz seslerimizi zaten duymuş besbelli gülerek bize döndüler.
-Noldu kızlar?
-Anneee,kuyruklıyıldız gördüüüükk!
-Hadi ya,dedi annem inandığını vurgulayarak.
-Ne güzel,dedi babam sakin sakin.
Yetişkinlerin böyle durumlara fazla tepki vermeyeceği gerçeği beyinlerimize çoktan bir norm olarak yerleştiğinden bu kadar bile karşılık almak bizi tatmin etmiş olacak ki,İrem de ben de iç çekerek yığıldık  sandalyelere.
İrem’in hayatımızdaki en büyük sırrı birbirimizle biraz önce paylaşmış gibi gözlerimin içine baktığını çok iyi hatırlıyorum.Mucizevi bir ana tanık olduğumuzu yalnızca o ve ben biliyorduk.Yaşamayan kimse anlamayacaktı bunu,ve yaşayan herkes başkasının anlamayacağını bilecekti.İrem’le o günden önce arkadaş olmuştuk ama o gün gökyüzünde bir şey arkadaşlığımızı damgaladı ve bu damga,bu anı sayesinde dünyanın bambaşka yerlerinde bile gökyüzüne bakarak birbirimizi görür olduk.
O günün üzerinden tam yedi yıl geçti.Yakında on dokuz yaşına gireceğim ve bir kez olsun İrem’den haber alamadım.Tahmin ediyorum ki aynı şey onun içinde geçerli.Ama biz bir ilki beraber yaşadık ve bu istesek de istemesek de ölene kadar birbirimizin hafızasında yer işgal edeceğiz demek oluyor.
Ve işte 2020 yılının,o herkesin eve kapanmış olduğu günlerinin birinde,6 Mayıs’ta  hava karardığı andan itibaren İrem’le tanıklık etmiş olduğum bu özel anın ikincisini yaşamak için sabırsızlıkla bekliyorum.Eta Aquarid Meteor Yağmuru adını verdikleri bu olayı görmek için elimde dürbünümle gökyüzünü seyrediyorum bir ümitle.
Ama saatlerdir,zar zor seçebildiğim tek tük titrek yıldız haricinde bir hareketlilik yok.
O güzelim meteorları göremeyişimin nedenini çok iyi biliyorum aslında.Herkes evinde,kimsenin dışarıda bir işi yok ama tüm sokak lambaları,AVM’lerin giriş ve çıkış ışıkları bu işin sorumlusunun akıl yetisini sorgulamaya yetecek şekilde açık.Yanlış konumlandırma,derece ve yön gibi akıl almaz derecede basit mühendislik hataları yüzünden gökyüzündeki her bir güzelliğin tabiri caizse içine eden bu ışıklar onlara ihtiyaç duymadığımız halde yanmaya devam ediyor.Yeryüzündeki her şeyi görmeye o kadar çok odaklanmışız ki ,gökyüzünde olan bitenden haberdar olmaktan tümüyle vazgeçmişiz.Normal şartlarda çıplak gözle görülebilecek Samanyolu’nu bile yeryüzündeki yapay ışıklarla boğmuşuz.Neden,diye sormak istiyor insan istemsizce.Gerçekten bu kadar ışığa ihtiyacımız var mı?Gerçekten birkaç bin yıldızı aynı anda görebilmek için şehir merkezinden onlarca kilometre uzaklaşmam mı gerekiyor?Acaba bir noktada yanlış yapıyor olabilir miyiz?
Benim kardeşim hayatını ekran önünde geçiren nesilden.Bu onun suçu değil belki de,ayrı bir geleneğin içine doğdu farkında olmadan.O hayatında bir kuyruklu yıldız görmedi,onların ne olduğunu yalnızca internetteki videolardan biliyor.Kardeşim hiç korku hikayeleri dinlerken arkadaşlarının birine sıkıca sarılıp ondan cesaret almadı.Boş tarlalarda koşup uçurtma uçurmadı,parmaklıklarda sallanırken sessiz sinema oynamadı ya da tahterevalliye onlarca kişiyle aynı anda binmeye çalışmadı.Ve en önemlisi o hiç bir arkadaşıyla gökyüzünün kadim sırlarından birini paylaşma şansı elde edemedi.
Ve böyle giderse hiçbir çocuk edemeyecek.
Aramızda yalnızca beş yıllık bir zaman dilimi olmasına rağmen ben ve kardeşim  bambaşka hayatlar yaşıyoruz ve yaşayacağız.Olur da kardeşim bir gün yeryüzündeki yapay ışıkları dışlamayı başaran bir teknolojiyle gökyüzüne bakma şansı elde edebilirse bu deneyimin onda yaşattığı duygu,benim on iki yaşımda çam ağacının ötesinde gördüğüm manzaranın binde birine bile eşit olmayacak.Ve anısı değil bir ömür,bir dakika bile sürmeyecek.
Bugünlerde hepimiz aynı şeyleri duyuyoruz.”Evden çıktığımızda her şey farklı olacak.Artık aynı kişi değiliz.Bir şeyler değişecek.”
Evet ,biz evde kaldıkça bir şeyler değişiyor.Doğa iyileşiyor,ozon tabakasındaki delik bile kapanıyor.Tüm bunların gerçekleşmesi için en başta insanoğlunun eve kapanmasının gerektiği gerçeği çok acıklı olsa da,bizi gülümsetecek birkaç gelişme de olmuyor değil,bu doğru.
Maalesef,tüm bu olumlu değişimler kalıcı değiller,biz evlerimizden dışarıya adım attığımız anda her şey tekrar eski haline dönecek.Biz farkına varmadıkça,bir parçası kopmuş otomatik robotlar gibi hata üstüne hata yapmaya devam edeceğiz.Ve hiçbir şey iyiye gitmeyecek.Çünkü farkında olmak evde sırtınızı rahat koltuğunuza yayıp,film izlemekle gerçekleşmiyor.Farkında olmak kafanızı pencerenizden dışarı çıkarıp bakmayı gerektiriyor,ve sormayı..
Nerede hata yapıyoruz?
İşin kötü yanı farkında olmak da olayları kökünden çözmek için yeterli değil.Beyinlerimiz yıllara meydan okuyup doğruya ulaşsa bile bedenlerimiz artık birer robottan ibaret,monoton davranışlarla eylemlerimiz daima aynı çerçevede gerçekleşiyor.Düşünsek de yapamıyoruz.Bu özgürlükler dünyasında,bir kafese konulmadan hapis hepimizin bedenleri.Harekete geçemiyor,doğru olanı yapma konusunda zihne yardım edemiyor.
Ama bunu yapmak zorunda.Biz bunu yapmak zorundayız.
Her erteleyişimizde,her farkına varıp görmezden gelişimizde,her yapacak bir şey yok deyişimizde…Ah,yapacak o kadar çok şey var ki.Gelecek nesil için olmasa da kendimiz için,anılarımıza sahip çıkmak için.
Siz hiç bir kuyruklu yıldız görünüz mü?
Ben gördüm.
Ve bir tane daha görmek uğruna her şeyi yapmaya hazırım.
Peki siz hazır mısınız?


2 yorum:

  1. Ellerine sağlık güzel yürekli kızım adın yıllarca zihinlerden çıkmayacak

    YanıtlaSil
  2. Kuyruklu yıldız değil kayan yıldız görmüşsünüz :-)

    YanıtlaSil