Kapıcının Oğlu
Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
O gün okulun ilk günü.Annemin çalıştığı yerle evimizin arası
olsa olsa beş yüz metre.Saat on bire yaklaşırken eve uğrayıp hazırlanmama
yardım etmesi beklediğim bir şey bu yüzden.Annem beni ve karnımda yaşayan rengarenk
kelebekleri öperek uyandırıyor.Tuvalet,diş fırçalama,giyinme aktivitelerini
içeren sabah rutini bitince annem evde bir şeyler atıştırmayı mı yoksa apartmandaki diğer çocuklarla gazinoda
tost yemeyi mi istediğimi soruyor.Arkadaş fikri cazip geldiğinden,alt komşu ve
üst komşunun kapısını tıklatıp çocukları topluyorum ve hep beraber lojmanın
çıkışına yakın olan gazinoya doğru yollanıyoruz.
Mehmetçik İlköğretim Okulu civardaki tek devlet okulu ve
lojmandan çıkar çıkmaz sola döndüğünüzde kendinizi içerisinde buluyorsunuz.Bu
lojmandaki bütün ailelerin orayı tercih etmesi için yeterli bir neden.Fakat
ailelerin içinin tam anlamıyla rahat olduğu da söylenemez.Annem ve babamın
gizli diyaloglarından anladığım üzere aşırı kalabalık sınıflara ve tehlikeli
ailelerin çocuklarının dahil olduğu bir sürü olaya ev sahipliği yapıyor bu
okul.Aşiret kelimesinin ne anlama geldiğini o zamanlar bilmiyorum ama kötü bir
tat bırakıyor damağımda.
Belki de yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı yemek
yedikten sonra biz lojmandaki çocukları toplaması için küçük askeri bir servis
geliyor ve bir aydır oldukça sıkı fıkı olduğum arkadaşlarımla beraber lojmanın
içinden geçerek okulun önüne kadar bırakılıyoruz.
4-A sınıfındayım.Yine dinlememem gereken konuşmalardan
anladığım kadarıyla bu sınıf diğer sınıflara nazaran daha fazla memur çocuğu
içeriyor.Yine de sınıfa girer girmez farklılığımı somut bir şekilde görebiliyorum.Ve
bunu yalnızca ben değil,herkes görebiliyor.
Yeni bir sınıfa ilk adım atışımdaki stres o gün yapışıyor
bedenime.Sonrasında yıllarca çıkmayacak.Sınıftakilerin her adımımı dikkatle
izlediğini görüyorum,muhtemelen kimse tarafından duyulmayan bir merhaba
dedikten sonra dikkatimi çeken ilk boş yere oturuyorum.Neyse ki burası ön
sıralarda bir yer ve şansıma sınıfın geri kalanı önlerde oturmaya pek hevesli
görünmüyor.
Ön sıra sevdası okula başladığım ilk günlerden beri benim
bir parçam.Benim nazarımda tahtadan fiziksel olarak ne kadar uzaklaşırsan
dersten ve anlatılan konudan da o orantıda uzaklaşırsın.Bu gerçeği hep
biliyordum ve kendimi bildim bileli bahanem hazırdı.
“Öğretmenim,gözlerim bozuk.”
Fiziksel kusurlarınız bu toplumda ruhsal sorunlarınız ve
prensiplerinizden her zaman daha fazla kabul görür.En azından yetişkinler
tarafından.Çocuklar içinse her şey alaya alınacak bir malzeme haline
gelebilir.Neyse ki bugüne kadar hiçbir
öğretmen bana ‘peki gözlüğün ne işe
yarıyor’ diye sormadı.
Sınıfın hınca hınç dolu olduğunun farkındayım.Sıralar duvarlara
dayanmış olmasına rağmen,küçücük çocuklar aralardan zor sığıyor.Öğretmenin
ayakta ders anlatmasına izin verecek herhangi bir alan mevcut değil ve ben ilk
defa böyle bir düzen gördüğümden merakla olacakları bekliyorum.
Öğretmen içeri girmeden önce dikkatimi bu sefer farklı bir
şey çekiyor.İnsanları anlamadığımı fark ediyorum.Empati kuramadığımdan değil,
konuştukları dilleri bilmediğimden.
Bunları yazarken,her göçmen çocuğun bu çaresizlik hissine
kapılmış olabileceği gerçeği dank ediyor kafama.Ama o zamanlar küçüğüm ve
bencil olma sanatını iyi icra ediyorum,bu tür şeyler aklımın ucundan bile
geçmiyor.Yine de sonradan Kürtçe ve Zazaca olduğunu öğreneceğim bu iki dille
yavaş yavaş tanışırken acaba kendi dilimle bu insanlarla anlaşabilecek miyim
diye endişeleniyorum.
Öğretmenin sınıfa girişi rahatlatıcı bir
etken.Kısacık,sevimli bir adam.Adı Yüksel.Gözlüklü olması bir an için beni
korkutuyor çünkü gözlük takan biri benim ön sıralarda oturmamın gerekliliğini
sorgulayabilir.Küçük beynimle,gereksiz olduğunu o an için algılayamadığım
seneryoları yazarken Yüksel Öğretmen bana dönüyor ve kocaman bir gülümsemeyle
konuşmaya başlıyor.
“Arkadaşlar Eylül sınıfımıza yeni geldi.Şimdi önce Eylül
,sonra sağ baştan herkes sırasıyla kendini sınıfa tanıtacak tamam mı?”
Öğretmenin Türkçesi güzel sayılırdı.Garip bir şivesi vardı
ama bu çok daha umurumda sayılmazdı.Utangaç bir ifadeyle ayağa kalktım.
“Adım Eylül.Dokuz buçuk yaşındayım.Balıkesir’den
geliyorum.Bir kardeşim var,erkek.Annem hemşire babam asker.” Yaş çok
önemli,söylemesem olmaz.
“Oo,asker çocuğusun ha.”diyor Yüksel öğretmen,yoksa burada
ne işin var,edası ve anlayışlı bakışlarıyla.”Peki kalk Gamze kızım başla
bakalım.”
Gamze kıvırcık saçlı bir kız.Onu ilerleyen günlerde pek de
sevmeyeceğim.
Herkes kendini tanıtırken sayıyorum,toplamda otuz altı
kişiyiz.Diğer şubelerin mevcutlarının kırkın üzerinde olduğunu duymuştum.Bu
otuz altı kişiden neredeyse hepsinin hayatımda büyük izler bırakacak olduğunu henüz
bilmiyorum.Bazıları Gamze gibi çok da hoş olmayan deneyimler yaşamama sebep
olacak belki evet ama bazıları hiçbir zaman unutamayacağım tatlılıkta anılar
armağan edecek bana.
Onları dinlerken aklımdan geçenler bunlar değil
elbette.Geleceği öngörmek istisnasız ve durmaksızın yanlış tahminler yapmaktan
ibarettir.Henüz bir çocuğum ve anı yaşamak konusunda bütün yetişkinlere fark
atarım.Arkadaşlarımı dinlerken tek yapmaya çalıştığım bütün ses niteliklerini
birbirinden ayırt etmek ve görünüşlerini hafızama kazımak.Bazı insanlar
diğerlerinden daha kolay akılda kalır her zaman.
Rengin diye bir kız var mesela,en iyi arkadaşım olacak
birkaç hafta içinde.Biraz hızlı konuşuyor ama çok şükür anlayabiliyorum
söylediklerini.Babası öğretmen,bu yüzden sınıftakiler saygı duyuyor ona.Baver
var sonra,beni bir sınavda geçmeyi başardığında tanıştık onunla.Tatlı bir
rekabetle arkadaş olduk yine de.Onun da annesi öğretmen,sınıftakiler seviyor
onu.Zeytin gözlü,kapkara saçlı Fırat var bir de. Babası esnaf,çocuk giysileri
satıyor.Diğer çocuklara göre zengin sayılır.Onu da herkes seviyor,sonradan
öğreniyorum ki o da Rengin’i seviyor.
Kendi işinizi bulana kadar insanlar sizi hep ya babanızın ya
annenizin mesleğine bakarak yargılıyor.Ne garip.Hatta belki sonrasında da
sürüyor bu mesele,bu sefer de bir tür karşılaştırma yapılıyor aileniz işiyle
sizinki arasında.Doktorun,avukatın oğlu fotoğrafçılık okursa kınanıyor,memurun
kızı babasından daha az maaşla çalışmaya başlarsa toplum tarafından
eleştiriliyor.Sürekli ve sonu gelmeyen bir yetersizlik ve daha iyisine ulaşma
zorunluluğu fikri empose ediliyor bize.Hem de biz henüz çok genç ve sağlıklı
beyinlere sahipken bile.
Mesela asker çocuğuyum ben.Sınıftakiler duyunca kısaca
onaylarlar.Ne geçer akıllarından pek bilmem.Her gittiğim okulda da yaşarım bu
seneryoyu.Severler genelde bizi ama öyle her yerde değil.Bakış açısı değişince
sevme derecesi de değişiyor tabi.Ama yine de genel anlamda bir saygı
uyandırıyor bu durum insanlarda görebiliyorum.Asker çocuğuyum ben,tınısı hoş.
Sınıfta her türden çocuk var.Annem de babam da öğretmendir,
diyor birisi kırık Türkçesiyle.Polis kızıyım,annem hastanede memurdur,babam
ziraatçı.
Fark edilir çoğunluk gerçekten de memur çocuğu.Hepsi ne
güzel.Çocuklar böyle göğüsleri kabara kabara anne babasının işini söylerken
tebrik edesim geliyor onları.Bravo,harikasın.Çok başarılısın.Aferin sana.
Sonra sıcacık,çok tatlı bir ses duyar gibi oluyorum biraz
arkamdan.Kısık mı kısık, incecik bir ses.Sanki ağzını hareket ettirmeye
utanıyor.
Babam kapıcıdır,diyor çocuk.Annem ev hanımıdır.Sekiz
kardeşizdir,ben altıncıyımdır.İki ablam evlidir,beş de yeğenim vardır.
İstemsizce arkamı dönüyorum,sesini daha iyi duymak için.Bu
insanların konuşma şeklini sevdiğime kanaat getiriyorum,her cümlenin sonuna
gerekli de olsa gereksiz de –dır ekliyorlar,Türkçe’yi doğru konuşma çabasıyla.
Ha,adım da Yunus’tur diyor çocuk,unuttuğunu fark edip.Sonra
hemen oturuyor.Gözleri boncuk boncuk,pek sevimli bir çocuk Yunus,ama
konuşmasını anlamak için kulak kesilmeniz gerekiyor yoksa mümkün değil
duymazsınız.
Bu sefer biraz duraksıyorum.Kapıcının ne olduğunu bildiğimden
emin değilim ama bilinçaltımda oldukça mütevazı bir yaşam fikri
çağrıştırıyor.Yine de akşam evde anneme sormak için aklımın bir köşesine not
ediyorum,ders devam ediyor.
Tanışma faslı bitiyor,hoca hiçbir zaman için öğrencilerin
dinlemediği o ‘Bu sene neler yapacağız?’ konuşmasını geçiyor özetle.Zil
çalıyor.Kantin,tanışmacalar.Bir sonraki ders.Rengin yanıma oturmak istiyor.Teneffüs,tuvalet,okulu
turlamaca.Ders.
Eve dönünce de artık otomatikleşmiş hareketlerle çanta evin
kapısına bıraklıyor,beden sanki tüm gün temiz hava hasreti çekmiş gibi sokağa
fırlatılıyor.Cebimde birkaç bilye;önce bakıyorum etrafta ‘üt’ecek kim var
diye.Parkın orada bir iki arkadaşımı görüyorum,boş boş oturup ellerine gelen
otları yoluyorlar.Beni görüdüklerine sevinmelerine seviniyorum.Bir iki misket atışıyoruz.Bütün
bilyelerini ütmeme rağmen geri
veriyorum,insanların malında hak iddia etmeyi beceremiyorum en başta hak etmiş
olsam da.
Annem eve dönünce kapıcının ne anlama geldiğini
soruyorum.Tahminim yanlış sayılmaz.Anladığım kadarıyla sınıfımızdaki en gariban
insan Yunus.Üstelik ne kadar beyefendi,on yaşında bir çocuk bile anlıyor onun
iyi niyetini,temiz kalbini.
Aylar Einstein’in meşhur enerji denklemini çiğneyecek bir
hızla geçiyor.Her zamanki gibi farkına varmadan alışıyorum çevreme.Kendi
aralarında ana dillerini konuşan arkadaşlarımın neler söylediğini az çok
anlayabilecek duruma geliyorum.Benimle Türkçe konuşma azminde olan
arkadaşlarımın bazılarından da garip bir şive takılıyor dilime.K’ler daha
gırtlaktan çıkıyor,özellikle de Ceren diye bir kızla arkadaşlık ettiğimde.Bir
soru sorduğumda hep ‘yogh’ diyor ‘hayır’ anlamında.Ödev var mı bugün?Yogh.
Annem konuşma şeklimi komik buluyor,evde eğleniyoruz.
Lojmandaki diğer arkadaşlarımla oynarken de fark ediyorum
onların dilindeki değişiklikleri.Bir gün yine misket atışırken sokakta,pek de
sevmediğimiz Hüseyin diye bir arkadaş yanımıza uğruyor.
“Loo!”diyor,okuldakilerden ödünç aldığı meşhur hitabet şekliyle.”Koyun
ortaya iki vuruşagh.”
Çok da istemeyerek kabul ediyoruz bu teklifi.Şimdi oyun
biraz daha stresli hale geliyor çünkü biliyoruz ki Hüseyin üterse alacak tüm
bilyeleri.Birkaç kez yaptı küçüklere, oynayınca kazanmasa bile onları daha
kolay kandırabiliyor çünkü.
Hırsımı çaktırmamaya çalışarak bir iki defa vuruyorum
Hüseyin’in bilyelerini.Hüseyin suratını asarsa tatmin oluyorum yaptığım
işten.Kazanacak gibi görünüyoruz.Ama çok geçmeden Hüseyin’in bilyesi sanki
kocaman bir top halini alıyor,bir anda beş altı tane bilyeyi ütmeye
başlıyor.Göz açıp kapayıncaya kadar çoğunluğunu babama aldırdığım birazını da
sokakta kazandığım bilyelerin hepsi Hüseyin’in cebine iniveriyor.
“Eywallah.”diyor ağzını bükerek. “Bir daha yenilmek
isterseniz görüşürügh.”
Yenilmenin verdiği o ağırlıkla çöküyoruz toprağa.
“Üttü çocuk yaw hepsini.” diyor arkadaşım,kaşları çatık
çatık.
“He walla.”diyorum ben de,biraz üzüntüyle.
Ertesi gün okulda teneffüslerde bir şenlik başlıyor.Herkes toplanmış,koridorda
bilye atışanları seyrediyor.Rakipler sınıf sınıf ayrılmış.Bir bakıyorum ki
bizim sınıftan on on beş kişi E şubesinin elemanlarının bilyelerini ütmeye
çalışıyor.Hemen gidiyorum yanlarına.Herkes kendi bilyelerini ortadaki kare
fayansın üzerine dizmiş,sıra sıra atıyor karenin dışına çıkartınca da alıveriyor.Dün
olanlara pek bir sinirleniyorum,çocukların bu halini görünce.Hüseyin ütmemiş
olsa bilyelerimi şimdi oynardım ben de.
Ben öyle mutsuz mutsuz dikilirken Yunus yaklaşıyor yanıma.
“Kız,niye oynamirsen?”
Kız,bütün kızlara seslenmek için kullanılan genel bir kelime
orada.İlk başlarda hiç hoşlanmasam da alıştım bu hitabet şekline.Hatta bununla
kalmadım,altında yatan cinsiyetçi anlamları tümüyle görmezden gelerek üzerine
bir de ben kullanmaya başladım.Tanımadığım insanlara ‘kız’ ya da ‘çocuk’ diye
sesleniyorum.
“Hepsini üttü bir arkadaşım.”diye cevap verdim.
“Kimdir?”
Merak ettiğini fark edip Hüseyin’i bulmak için kalabalığa
göz gezdiriyorum.E şubesinin atıcıları arasında,bağıra bağıra ütüyor gene
birilerini.
“Aha,şurda.”
Yunus bir bakıyor şöyle,küçücük boncuk gibi gözleriyle.
“Eyi.”diyor.”Bekle hele.”
Merak edip izliyorum Yunus’u.Çocukların yanına gidiyor cebinden
birkaç bilye çıkarıp ortaya koyuyor.Hüseyin’e eliyle işaret ediyor.
“Sie atsana hele.”
Hüseyin omuz silkiyor,Yunus’la karşılıklı atışmaya başlıyorlar.Yunus
birkaç tane bilyeyi çıkarıyor karenin dışına.Sonra bana bakıyor mutlu mutlu.O
zaman anlıyorum ki Hüseyin’den bilyelerimi geri almaya çalışıyor ki ben de
oynayabileyim.İçim sımsıcacık oluyor.Ayağında kim bilir hangi abisinden ya da
ablasından kalmış birkaç numara büyük ayakkabıları,rengi solmuş tişörtü ve incecik
bir kemerle zor tutturduğu pantalonu; tüm gücüyle ben de oynayayım diye
bilyelerimi geri almaya çalışıyor.
Hadi be,diyorum içimden.Bilyelerimi umursadığım yok ama Yunus
bana bilyeleri verebilirse çok mutlu olacak.Ben de o mutlu olsun diye,tüm gönlümle
Hüseyin’i yensin istiyorum.
Yunus’un demir bir bilyesi var.Okula geldiğimden beri ne
zaman beraber misket oynasak onunla atış yapar.Diğer bilyelerden ağır olması
sayesinde de vurdu mu bir sürü bilye üter ve genelde kazanır.Fakat öyle
görünüyor ki demir bilye bu sefer pek işe yaramıyor.Hüseyin,fena biliyor bu işi,piç
kurusu.Yunus dili dişlerinin arasına sıkışmış bir biçimde hırsla mücadale etse
de teneffüs zili çalarken ortadaki bütün bilyeler gene Hüseyin’in eline
geçiyor.
İçimi bir çaresizlik kaplıyor.Şimdi suçlu da hissediyorum
kendimi çünkü Yunus’un bilyelerinin de hepsi gitti benim yüzümden.Omuzları
düşmüş,suratı asılmış Yunus geliyor yanıma.Birkaç saniye bakıyoruz
birbirimize.Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Sonra Yunus hiç beklemediğim bir şey yapıyor.Cebinde en son
kalan,her oyunda vuruş için kullandığı demir bilyeyi çıkarıp bana uzatıyor.
“Al.”diyor kısık sesiyle.”Bunla ütersin,fişşek gibidir
walla.”
Boğazım düğümleniyor o anda.
“Eee,”diyorum güçlükle. “Senin bilyen kalmadı ama.”
“Olsun.”diyor çocuk hafifçe gülümseyerek. “Benim bacım bu ay
alacak bena on dene zaten,eyle dedi.”
Sonra sınıfa doğru koşuyor başka bir şey demeden.Ben öylece
kalakalıyorum ağlamaklı.Dokuz buçuk yıldır bilinçli olan beynim daha önce
böylesine bir iyilik böylesine bir fedakarlık görmedi.Ben onun yoksulluğuna
dert yanarken,o benim halime üzülüp kendi bilyesini vermişti bana.Ablası maaşıyla
on tane alacaktı kendisine,bu yetiyordu ona.On tane,diye düşünüyorum bir kez
daha .Utanıyorum babamın benim için aldığı beş yüz bilye aklıma gelince.
Yunus’un demir bilyesi ağırlaşıyor elimde.Ona teşekkür bile
etmedim daha.Ne yapmalı?Ne yapmalı?
Akşam eve dönünce ilk iş babama koşuyorum.
“Baba?”
“Efendim.”
“Bana bilye alır mısın?”
“Aldık ya kızım,daha kaç hafta oldu.”
“Bir arkadaşıma hediye etçem baba,bana bugün kendi bilyesini
verdi.Demir hem de.”
“İyi,alırız.”diyor babam.”Ne kadar istiyorsun?”
“Çok al baba.” diyorum. “Yüz tane al.Son bilyesini verdi
bana.”
“Peki,peki.”diyor babam sakin sakin.Televizyon izlemeye
dönüyor ama ben dik dik bakmaya devam ediyorum babama.
“Noldu?”
“Baba..şimdi alsak,ha,olmaz mı?”
Babam gözlerini deviriyor ama biliyorum bana hayır demez
kolay kolay.O akşam çarşıdaki tek oyuncakçıya giriyoruz.Babam yüz tane Yunus’a
yüz tane de bana bilye alıyor.İçim kıpır kıpır olmuş bir halde bir yandan
babama teşekkür ediyor bir yandan da bilyeleri Yunus’a verdiğimde neler
olacağını merak ediyorum.
Ertesi sabah sınıfın kapısından girer girmez bilyeleri
çıkarıyorum çantamdan.Yunus’un oturduğu sıranın yanına geliyorum.Poşeti
uzatıyorum ona yavaşça.
Önce anlamadan boş boş bakıyor bana.
“Bilye.”diyorum. “Hediye getirdim sana.”
Bakışları yumuşuyor hemencecik.Merakla alıyor poşeti
elimden,burnunu sokuyor içine.
Zazaca olduğunu tahmin ettiğim bir heyecan ifadesiyle
bağırıyor.Büyük bir heyecanla yanındaki arkadaşına gösteriyor.Sonra bir an için
durulduğunu görüyorum.Bana dönüyor tekrardan.
“Hgediyedir şimdigh bu?.”diyor.
“Evet.”
“Çoghdur ama.Nerden almışsen?”
Gururunu incitebileceğimi düşünüp “Üttüm.”diyorum,satın
aldım demek yerine.
“A o çocuktan?”
“He.”diyorum kısaca.
Bakıyorum ki gözleri pırıl pırıl pek bir mutlu olmuş,çok iyi
hissediyorum kendimi.
“Oynarız beraber gene.” diyorum. “Ha,al bak bu da demir
bilyen.”
Cebimde duran bilyesini de uzatıyorum çocuğa,uzanıp
alıyor.Bir bana,bir bilye dolu poşete bakıyor mahcup mahcup gülümsüyor sonra.
“Sağolasın Eylül.”diyor.
Adımı duymanın verdiği mahcubiyetle ben de utanıyorum.
“İlk sen bana hediye verdin.Sen sağol.”diye karşılık
veriyorum.Sonra çok içimden geliyor bir de sarılıyorum.Geri çekiliyorum bir de
bakıyorum ki Yunus’un yanakları utançtan al al olmuş.
Ben o yıl hiç unutmayacağım günler yaşıyorum.Evet bazıları
gerçekten kötü,ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala hatırladığımda tüylerim
diken diken oluyor.Ama bazıları var ki,en kötü günümde bile içime sıcacık bir
his yayılmasına neden oluyor,bana insanların o kadar da kötü olmadığını,bu
çağda bile düşünmeden bir başkası için fedakarlık yapabilecek kişilerin olduğu
gerçeğini anımsatıyor.Yunus gibiler bana umut veriyor,Nazım’ın bahsettiği o
güzel günleri müjdeliyor.
Yunus’un babası kapıcıydı.Mesleği diğer ailelerinkinden daha
saygın olmasa da,ben Yunus’a herkesten daha çok saygı duydum.Yunus bana
saygınlığın meslekle,makamla alakası olmadığını gösterdi.Saygıyı hak eden tek
şey güzel bir insan olmaktı.
Yunus çok güzel bir insandı.Bazen merak ediyorum,şimdi
nerelerde ne yapıyor?Okuyor mu hala yoksa babası gibi bir kapıcı mı oldu acaba
o da?Tanıştığım ilk kapıcı oğlu,Yunus’tu.Bütün kapıcı oğulları onun gibidir
bilmem ama ara sıra aklıma geliyor soruyorum kendi kendime,daha fazla kapıcının
oğlu olsaydı bu ülkede,şimdi nasıl bir cennette yaşıyor olurduk ?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder