27 Mayıs 2020 Çarşamba

Siverek Anıları-2


Kapıcının Oğlu                  

                                                                           
Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
O gün okulun ilk günü.Annemin çalıştığı yerle evimizin arası olsa olsa beş yüz metre.Saat on bire yaklaşırken eve uğrayıp hazırlanmama yardım etmesi beklediğim bir şey bu yüzden.Annem beni ve karnımda yaşayan rengarenk kelebekleri öperek uyandırıyor.Tuvalet,diş fırçalama,giyinme aktivitelerini içeren sabah rutini bitince annem evde bir şeyler atıştırmayı mı  yoksa apartmandaki diğer çocuklarla gazinoda tost yemeyi mi istediğimi soruyor.Arkadaş fikri cazip geldiğinden,alt komşu ve üst komşunun kapısını tıklatıp çocukları topluyorum ve hep beraber lojmanın çıkışına yakın olan gazinoya doğru yollanıyoruz.
Mehmetçik İlköğretim Okulu civardaki tek devlet okulu ve lojmandan çıkar çıkmaz sola döndüğünüzde kendinizi içerisinde buluyorsunuz.Bu lojmandaki bütün ailelerin orayı tercih etmesi için yeterli bir neden.Fakat ailelerin içinin tam anlamıyla rahat olduğu da söylenemez.Annem ve babamın gizli diyaloglarından anladığım üzere aşırı kalabalık sınıflara ve tehlikeli ailelerin çocuklarının dahil olduğu bir sürü olaya ev sahipliği yapıyor bu okul.Aşiret kelimesinin ne anlama geldiğini o zamanlar bilmiyorum ama kötü bir tat bırakıyor damağımda.
Belki de yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı yemek yedikten sonra biz lojmandaki çocukları toplaması için küçük askeri bir servis geliyor ve bir aydır oldukça sıkı fıkı olduğum arkadaşlarımla beraber lojmanın içinden geçerek okulun önüne kadar bırakılıyoruz.
4-A sınıfındayım.Yine dinlememem gereken konuşmalardan anladığım kadarıyla bu sınıf diğer sınıflara nazaran daha fazla memur çocuğu içeriyor.Yine de sınıfa girer girmez farklılığımı somut bir şekilde görebiliyorum.Ve bunu yalnızca ben değil,herkes görebiliyor.
Yeni bir sınıfa ilk adım atışımdaki stres o gün yapışıyor bedenime.Sonrasında yıllarca çıkmayacak.Sınıftakilerin her adımımı dikkatle izlediğini görüyorum,muhtemelen kimse tarafından duyulmayan bir merhaba dedikten sonra dikkatimi çeken ilk boş yere oturuyorum.Neyse ki burası ön sıralarda bir yer ve şansıma sınıfın geri kalanı önlerde oturmaya pek hevesli görünmüyor.
Ön sıra sevdası okula başladığım ilk günlerden beri benim bir parçam.Benim nazarımda tahtadan fiziksel olarak ne kadar uzaklaşırsan dersten ve anlatılan konudan da o orantıda uzaklaşırsın.Bu gerçeği hep biliyordum ve kendimi bildim bileli bahanem hazırdı.
“Öğretmenim,gözlerim bozuk.”
Fiziksel kusurlarınız bu toplumda ruhsal sorunlarınız ve prensiplerinizden her zaman daha fazla kabul görür.En azından yetişkinler tarafından.Çocuklar içinse her şey alaya alınacak bir malzeme haline gelebilir.Neyse ki  bugüne kadar hiçbir öğretmen bana  ‘peki gözlüğün ne işe yarıyor’ diye sormadı.
Sınıfın hınca hınç dolu olduğunun farkındayım.Sıralar duvarlara dayanmış olmasına rağmen,küçücük çocuklar aralardan zor sığıyor.Öğretmenin ayakta ders anlatmasına izin verecek herhangi bir alan mevcut değil ve ben ilk defa böyle bir düzen gördüğümden merakla olacakları bekliyorum.
Öğretmen içeri girmeden önce dikkatimi bu sefer farklı bir şey çekiyor.İnsanları anlamadığımı fark ediyorum.Empati kuramadığımdan değil, konuştukları dilleri bilmediğimden.
Bunları yazarken,her göçmen çocuğun bu çaresizlik hissine kapılmış olabileceği gerçeği dank ediyor kafama.Ama o zamanlar küçüğüm ve bencil olma sanatını iyi icra ediyorum,bu tür şeyler aklımın ucundan bile geçmiyor.Yine de sonradan Kürtçe ve Zazaca olduğunu öğreneceğim bu iki dille yavaş yavaş tanışırken acaba kendi dilimle bu insanlarla anlaşabilecek miyim diye endişeleniyorum.
Öğretmenin sınıfa girişi rahatlatıcı bir etken.Kısacık,sevimli bir adam.Adı Yüksel.Gözlüklü olması bir an için beni korkutuyor çünkü gözlük takan biri benim ön sıralarda oturmamın gerekliliğini sorgulayabilir.Küçük beynimle,gereksiz olduğunu o an için algılayamadığım seneryoları yazarken Yüksel Öğretmen bana dönüyor ve kocaman bir gülümsemeyle konuşmaya başlıyor.
“Arkadaşlar Eylül sınıfımıza yeni geldi.Şimdi önce Eylül ,sonra sağ baştan herkes sırasıyla kendini sınıfa tanıtacak tamam mı?”
Öğretmenin Türkçesi güzel sayılırdı.Garip bir şivesi vardı ama bu çok daha umurumda sayılmazdı.Utangaç bir ifadeyle ayağa kalktım.
“Adım Eylül.Dokuz buçuk yaşındayım.Balıkesir’den geliyorum.Bir kardeşim var,erkek.Annem hemşire babam asker.” Yaş çok önemli,söylemesem olmaz.
“Oo,asker çocuğusun ha.”diyor Yüksel öğretmen,yoksa burada ne işin var,edası ve anlayışlı bakışlarıyla.”Peki kalk Gamze kızım başla bakalım.”
Gamze kıvırcık saçlı bir kız.Onu ilerleyen günlerde pek de sevmeyeceğim.
Herkes kendini tanıtırken sayıyorum,toplamda otuz altı kişiyiz.Diğer şubelerin mevcutlarının kırkın üzerinde olduğunu duymuştum.Bu otuz altı kişiden neredeyse hepsinin hayatımda büyük izler bırakacak olduğunu henüz bilmiyorum.Bazıları Gamze gibi çok da hoş olmayan deneyimler yaşamama sebep olacak belki evet ama bazıları hiçbir zaman unutamayacağım tatlılıkta anılar armağan edecek bana.
Onları dinlerken aklımdan geçenler bunlar değil elbette.Geleceği öngörmek istisnasız ve durmaksızın yanlış tahminler yapmaktan ibarettir.Henüz bir çocuğum ve anı yaşamak konusunda bütün yetişkinlere fark atarım.Arkadaşlarımı dinlerken tek yapmaya çalıştığım bütün ses niteliklerini birbirinden ayırt etmek ve görünüşlerini hafızama kazımak.Bazı insanlar diğerlerinden daha kolay akılda kalır her zaman.
Rengin diye bir kız var mesela,en iyi arkadaşım olacak birkaç hafta içinde.Biraz hızlı konuşuyor ama çok şükür anlayabiliyorum söylediklerini.Babası öğretmen,bu yüzden sınıftakiler saygı duyuyor ona.Baver var sonra,beni bir sınavda geçmeyi başardığında tanıştık onunla.Tatlı bir rekabetle arkadaş olduk yine de.Onun da annesi öğretmen,sınıftakiler seviyor onu.Zeytin gözlü,kapkara saçlı Fırat var bir de. Babası esnaf,çocuk giysileri satıyor.Diğer çocuklara göre zengin sayılır.Onu da herkes seviyor,sonradan öğreniyorum ki o da Rengin’i seviyor.
Kendi işinizi bulana kadar insanlar sizi hep ya babanızın ya annenizin mesleğine bakarak yargılıyor.Ne garip.Hatta belki sonrasında da sürüyor bu mesele,bu sefer de bir tür karşılaştırma yapılıyor aileniz işiyle sizinki arasında.Doktorun,avukatın oğlu fotoğrafçılık okursa kınanıyor,memurun kızı babasından daha az maaşla çalışmaya başlarsa toplum tarafından eleştiriliyor.Sürekli ve sonu gelmeyen bir yetersizlik ve daha iyisine ulaşma zorunluluğu fikri empose ediliyor bize.Hem de biz henüz çok genç ve sağlıklı beyinlere sahipken bile.
Mesela asker çocuğuyum ben.Sınıftakiler duyunca kısaca onaylarlar.Ne geçer akıllarından pek bilmem.Her gittiğim okulda da yaşarım bu seneryoyu.Severler genelde bizi ama öyle her yerde değil.Bakış açısı değişince sevme derecesi de değişiyor tabi.Ama yine de genel anlamda bir saygı uyandırıyor bu durum insanlarda görebiliyorum.Asker çocuğuyum ben,tınısı hoş.
Sınıfta her türden çocuk var.Annem de babam da öğretmendir, diyor birisi kırık Türkçesiyle.Polis kızıyım,annem hastanede memurdur,babam ziraatçı.
Fark edilir çoğunluk gerçekten de memur çocuğu.Hepsi ne güzel.Çocuklar böyle göğüsleri kabara kabara anne babasının işini söylerken tebrik edesim geliyor onları.Bravo,harikasın.Çok başarılısın.Aferin sana.
Sonra sıcacık,çok tatlı bir ses duyar gibi oluyorum biraz arkamdan.Kısık mı kısık, incecik bir ses.Sanki ağzını hareket ettirmeye utanıyor.
Babam kapıcıdır,diyor çocuk.Annem ev hanımıdır.Sekiz kardeşizdir,ben altıncıyımdır.İki ablam evlidir,beş de yeğenim vardır.
İstemsizce arkamı dönüyorum,sesini daha iyi duymak için.Bu insanların konuşma şeklini sevdiğime kanaat getiriyorum,her cümlenin sonuna gerekli de olsa gereksiz de –dır ekliyorlar,Türkçe’yi doğru konuşma çabasıyla.
Ha,adım da Yunus’tur diyor çocuk,unuttuğunu fark edip.Sonra hemen oturuyor.Gözleri boncuk boncuk,pek sevimli bir çocuk Yunus,ama konuşmasını anlamak için kulak kesilmeniz gerekiyor yoksa mümkün değil duymazsınız.
Bu sefer biraz duraksıyorum.Kapıcının ne olduğunu bildiğimden emin değilim ama bilinçaltımda oldukça mütevazı bir yaşam fikri çağrıştırıyor.Yine de akşam evde anneme sormak için aklımın bir köşesine not ediyorum,ders devam ediyor.
Tanışma faslı bitiyor,hoca hiçbir zaman için öğrencilerin dinlemediği o ‘Bu sene neler yapacağız?’ konuşmasını geçiyor özetle.Zil çalıyor.Kantin,tanışmacalar.Bir sonraki ders.Rengin yanıma oturmak istiyor.Teneffüs,tuvalet,okulu turlamaca.Ders.
Eve dönünce de artık otomatikleşmiş hareketlerle çanta evin kapısına bıraklıyor,beden sanki tüm gün temiz hava hasreti çekmiş gibi sokağa fırlatılıyor.Cebimde birkaç bilye;önce bakıyorum etrafta ‘üt’ecek kim var diye.Parkın orada bir iki arkadaşımı görüyorum,boş boş oturup ellerine gelen otları yoluyorlar.Beni görüdüklerine sevinmelerine seviniyorum.Bir iki misket atışıyoruz.Bütün bilyelerini  ütmeme rağmen geri veriyorum,insanların malında hak iddia etmeyi beceremiyorum en başta hak etmiş olsam da.
Annem eve dönünce kapıcının ne anlama geldiğini soruyorum.Tahminim yanlış sayılmaz.Anladığım kadarıyla sınıfımızdaki en gariban insan Yunus.Üstelik ne kadar beyefendi,on yaşında bir çocuk bile anlıyor onun iyi niyetini,temiz kalbini.
Aylar Einstein’in meşhur enerji denklemini çiğneyecek bir hızla geçiyor.Her zamanki gibi farkına varmadan alışıyorum çevreme.Kendi aralarında ana dillerini konuşan arkadaşlarımın neler söylediğini az çok anlayabilecek duruma geliyorum.Benimle Türkçe konuşma azminde olan arkadaşlarımın bazılarından da garip bir şive takılıyor dilime.K’ler daha gırtlaktan çıkıyor,özellikle de Ceren diye bir kızla arkadaşlık ettiğimde.Bir soru sorduğumda hep ‘yogh’ diyor ‘hayır’ anlamında.Ödev var mı bugün?Yogh.
Annem konuşma şeklimi komik buluyor,evde eğleniyoruz.
Lojmandaki diğer arkadaşlarımla oynarken de fark ediyorum onların dilindeki değişiklikleri.Bir gün yine misket atışırken sokakta,pek de sevmediğimiz Hüseyin diye bir arkadaş yanımıza uğruyor.
“Loo!”diyor,okuldakilerden ödünç aldığı meşhur hitabet şekliyle.”Koyun ortaya iki vuruşagh.”
Çok da istemeyerek kabul ediyoruz bu teklifi.Şimdi oyun biraz daha stresli hale geliyor çünkü biliyoruz ki Hüseyin üterse alacak tüm bilyeleri.Birkaç kez yaptı küçüklere, oynayınca kazanmasa bile onları daha kolay kandırabiliyor çünkü.
Hırsımı çaktırmamaya çalışarak bir iki defa vuruyorum Hüseyin’in bilyelerini.Hüseyin suratını asarsa tatmin oluyorum yaptığım işten.Kazanacak gibi görünüyoruz.Ama çok geçmeden Hüseyin’in bilyesi sanki kocaman bir top halini alıyor,bir anda beş altı tane bilyeyi ütmeye başlıyor.Göz açıp kapayıncaya kadar çoğunluğunu babama aldırdığım birazını da sokakta kazandığım bilyelerin hepsi Hüseyin’in cebine iniveriyor.
“Eywallah.”diyor ağzını bükerek. “Bir daha yenilmek isterseniz görüşürügh.”
Yenilmenin verdiği o ağırlıkla çöküyoruz toprağa.
“Üttü çocuk yaw hepsini.” diyor arkadaşım,kaşları çatık çatık.
“He walla.”diyorum ben de,biraz üzüntüyle.
Ertesi gün okulda teneffüslerde bir şenlik başlıyor.Herkes toplanmış,koridorda bilye atışanları seyrediyor.Rakipler sınıf sınıf ayrılmış.Bir bakıyorum ki bizim sınıftan on on beş kişi E şubesinin elemanlarının bilyelerini ütmeye çalışıyor.Hemen gidiyorum yanlarına.Herkes kendi bilyelerini ortadaki kare fayansın üzerine dizmiş,sıra sıra atıyor karenin dışına çıkartınca da alıveriyor.Dün olanlara pek bir sinirleniyorum,çocukların bu halini görünce.Hüseyin ütmemiş olsa bilyelerimi şimdi oynardım ben de.
Ben öyle mutsuz mutsuz dikilirken Yunus yaklaşıyor yanıma.
“Kız,niye oynamirsen?”
Kız,bütün kızlara seslenmek için kullanılan genel bir kelime orada.İlk başlarda hiç hoşlanmasam da alıştım bu hitabet şekline.Hatta bununla kalmadım,altında yatan cinsiyetçi anlamları tümüyle görmezden gelerek üzerine bir de ben kullanmaya başladım.Tanımadığım insanlara ‘kız’ ya da ‘çocuk’ diye sesleniyorum.
“Hepsini üttü bir arkadaşım.”diye cevap verdim.
“Kimdir?”
Merak ettiğini fark edip Hüseyin’i bulmak için kalabalığa göz gezdiriyorum.E şubesinin atıcıları arasında,bağıra bağıra ütüyor gene birilerini.
“Aha,şurda.”
Yunus bir bakıyor şöyle,küçücük boncuk gibi gözleriyle.
“Eyi.”diyor.”Bekle hele.”
Merak edip izliyorum Yunus’u.Çocukların yanına gidiyor cebinden birkaç bilye çıkarıp ortaya koyuyor.Hüseyin’e eliyle işaret ediyor.
“Sie atsana hele.”
Hüseyin omuz silkiyor,Yunus’la karşılıklı atışmaya başlıyorlar.Yunus birkaç tane bilyeyi çıkarıyor karenin dışına.Sonra bana bakıyor mutlu mutlu.O zaman anlıyorum ki Hüseyin’den bilyelerimi geri almaya çalışıyor ki ben de oynayabileyim.İçim sımsıcacık oluyor.Ayağında kim bilir hangi abisinden ya da ablasından kalmış birkaç numara büyük ayakkabıları,rengi solmuş tişörtü ve incecik bir kemerle zor tutturduğu pantalonu; tüm gücüyle ben de oynayayım diye bilyelerimi geri almaya çalışıyor.
Hadi be,diyorum içimden.Bilyelerimi umursadığım yok ama Yunus bana bilyeleri verebilirse çok mutlu olacak.Ben de o mutlu olsun diye,tüm gönlümle Hüseyin’i yensin istiyorum.
Yunus’un demir bir bilyesi var.Okula geldiğimden beri ne zaman beraber misket oynasak onunla atış yapar.Diğer bilyelerden ağır olması sayesinde de vurdu mu bir sürü bilye üter ve genelde kazanır.Fakat öyle görünüyor ki demir bilye bu sefer pek işe yaramıyor.Hüseyin,fena biliyor bu işi,piç kurusu.Yunus dili dişlerinin arasına sıkışmış bir biçimde hırsla mücadale etse de teneffüs zili çalarken ortadaki bütün bilyeler gene Hüseyin’in eline geçiyor.
İçimi bir çaresizlik kaplıyor.Şimdi suçlu da hissediyorum kendimi çünkü Yunus’un bilyelerinin de hepsi gitti benim yüzümden.Omuzları düşmüş,suratı asılmış Yunus geliyor yanıma.Birkaç saniye bakıyoruz birbirimize.Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Sonra Yunus hiç beklemediğim bir şey yapıyor.Cebinde en son kalan,her oyunda vuruş için kullandığı demir bilyeyi çıkarıp bana uzatıyor.
“Al.”diyor kısık sesiyle.”Bunla ütersin,fişşek gibidir walla.”
Boğazım düğümleniyor o anda.
“Eee,”diyorum güçlükle. “Senin bilyen kalmadı ama.”
“Olsun.”diyor çocuk hafifçe gülümseyerek. “Benim bacım bu ay alacak bena on dene zaten,eyle dedi.”
Sonra sınıfa doğru koşuyor başka bir şey demeden.Ben öylece kalakalıyorum ağlamaklı.Dokuz buçuk yıldır bilinçli olan beynim daha önce böylesine bir iyilik böylesine bir fedakarlık görmedi.Ben onun yoksulluğuna dert yanarken,o benim halime üzülüp kendi bilyesini vermişti bana.Ablası maaşıyla on tane alacaktı kendisine,bu yetiyordu ona.On tane,diye düşünüyorum bir kez daha .Utanıyorum babamın benim için aldığı beş yüz bilye aklıma gelince.
Yunus’un demir bilyesi ağırlaşıyor elimde.Ona teşekkür bile etmedim daha.Ne yapmalı?Ne yapmalı?
Akşam eve dönünce ilk iş babama koşuyorum.
“Baba?”
“Efendim.”
“Bana bilye alır mısın?”
“Aldık ya kızım,daha kaç hafta oldu.”
“Bir arkadaşıma hediye etçem baba,bana bugün kendi bilyesini verdi.Demir hem de.”
“İyi,alırız.”diyor babam.”Ne kadar istiyorsun?”
“Çok al baba.” diyorum. “Yüz tane al.Son bilyesini verdi bana.”
“Peki,peki.”diyor babam sakin sakin.Televizyon izlemeye dönüyor ama ben dik dik bakmaya devam ediyorum babama.
“Noldu?”
“Baba..şimdi alsak,ha,olmaz mı?”
Babam gözlerini deviriyor ama biliyorum bana hayır demez kolay kolay.O akşam çarşıdaki tek oyuncakçıya giriyoruz.Babam yüz tane Yunus’a yüz tane de bana bilye alıyor.İçim kıpır kıpır olmuş bir halde bir yandan babama teşekkür ediyor bir yandan da bilyeleri Yunus’a verdiğimde neler olacağını merak ediyorum.
Ertesi sabah sınıfın kapısından girer girmez bilyeleri çıkarıyorum çantamdan.Yunus’un oturduğu sıranın yanına geliyorum.Poşeti uzatıyorum ona yavaşça.
Önce anlamadan boş boş bakıyor bana.
“Bilye.”diyorum. “Hediye getirdim sana.”
Bakışları yumuşuyor hemencecik.Merakla alıyor poşeti elimden,burnunu sokuyor içine.
Zazaca olduğunu tahmin ettiğim bir heyecan ifadesiyle bağırıyor.Büyük bir heyecanla yanındaki arkadaşına gösteriyor.Sonra bir an için durulduğunu görüyorum.Bana dönüyor tekrardan.
“Hgediyedir şimdigh bu?.”diyor.
“Evet.”
“Çoghdur ama.Nerden almışsen?”
Gururunu incitebileceğimi düşünüp “Üttüm.”diyorum,satın aldım demek yerine.
“A o çocuktan?”
“He.”diyorum kısaca.
Bakıyorum ki gözleri pırıl pırıl pek bir mutlu olmuş,çok iyi hissediyorum kendimi.
“Oynarız beraber gene.” diyorum. “Ha,al bak bu da demir bilyen.”
Cebimde duran bilyesini de uzatıyorum çocuğa,uzanıp alıyor.Bir bana,bir bilye dolu poşete bakıyor mahcup mahcup gülümsüyor sonra.
“Sağolasın Eylül.”diyor.
Adımı duymanın verdiği mahcubiyetle ben de utanıyorum.
“İlk sen bana hediye verdin.Sen sağol.”diye karşılık veriyorum.Sonra çok içimden geliyor bir de sarılıyorum.Geri çekiliyorum bir de bakıyorum ki Yunus’un yanakları utançtan al al olmuş.
Ben o yıl hiç unutmayacağım günler yaşıyorum.Evet bazıları gerçekten kötü,ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala hatırladığımda tüylerim diken diken oluyor.Ama bazıları var ki,en kötü günümde bile içime sıcacık bir his yayılmasına neden oluyor,bana insanların o kadar da kötü olmadığını,bu çağda bile düşünmeden bir başkası için fedakarlık yapabilecek kişilerin olduğu gerçeğini anımsatıyor.Yunus gibiler bana umut veriyor,Nazım’ın bahsettiği o güzel günleri müjdeliyor.
Yunus’un babası kapıcıydı.Mesleği diğer ailelerinkinden daha saygın olmasa da,ben Yunus’a herkesten daha çok saygı duydum.Yunus bana saygınlığın meslekle,makamla alakası olmadığını gösterdi.Saygıyı hak eden tek şey güzel bir insan olmaktı.
Yunus çok güzel bir insandı.Bazen merak ediyorum,şimdi nerelerde ne yapıyor?Okuyor mu hala yoksa babası gibi bir kapıcı mı oldu acaba o da?Tanıştığım ilk kapıcı oğlu,Yunus’tu.Bütün kapıcı oğulları onun gibidir bilmem ama ara sıra aklıma geliyor soruyorum kendi kendime,daha fazla kapıcının oğlu olsaydı bu ülkede,şimdi nasıl bir cennette yaşıyor olurduk ?




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder