Her zamanki
İzmir-Özdere yolu.Otuz yılı aşkın bir süredir aynı yolları gidip gelmenin
verdiği özgüvenle direksiyonu tek elle tutuyorum.Merkezden çıkalı yaklaşık otuz
dakika oldu.Hava yaz sezonu neredeyse bitmiş olmasına rağmen alabildiğine
sıcak,güneş önüne geleni eritmeye kendi kendine söz vermiş.Kullanmakta olduğum
dolmuş,tatilcilerin bir bir evlerine ,düzenli hayatlarına dönmesiyle günden güne
hafifliyor,gıcırdamayı kesiyor.Şimdi tek tük insan;Özdere sakinleri,emekli
deniz sevdalıları ve çocukları okul çağına gelmemiş aileler ziyaret ediyor
arabamı.Bugün ise arkada oturan asker emeklisi iki yaşlı beyefendi ve hemen dibimdeki koltukta biri çocuk diğeri
bebek iki evladıyla yolculuk eden genç
bir anne dışında kimse binmedi Pejo’ma.Dolmuşta herkes sessiz ,nadiren de olsa
genç kadının emzirmekte olduğu bebekten sesler yükseliyor. .Neşeli mi
,şikayetçi bir ton mu anlamak mümkün değil.Kadının yanında oturan büyük oğlu
ise sessizce bağdaş kurmuş koltuğunun üzerinde.Küçük kırmızı oyuncak arabasını
,iğne gibi ince bacaklarında dolaştırıyor,kim bilir nasıl bir hayalin içinde.Yaşlı
Pejo’mdan herkesin duymazdan gelmeye çalıştığı
gıcırtılar geliyor ara ara.
Sessizliği oldum olası
sevmem.Sessiz,kahkahasız,müziksiz saniyeler geçmez .İçim sıkılır;etrafta hiç
ses olmasa,kendi kendime konuşurum.Olacak iş mi sessiz dünya; niye kulak diye
bir organ var ki öyleyse?Hem de her iki yanımda kafamın.
Hemen
radyoya uzanıyor elim.Anlamsız ses kirliliği yaratan cızırtıları kovmak adına
frekansla oynuyorum.Önce haber kanalı çıkıyor karşıma.Transit geçiyorum.Bu
sefer futbol yorumcularının sesini tanıyorum.Tereddütsüz bunu da geçiyorum
hemen.Neredeyse elli yıldır erkeğim bu
ülkede,hiçbir zaman sevmedim şu futbolu.Bir süre daha deniyorum yeni
frekansları,birkaç dini muhabbeti üst üste atlıyorum.Sonraysa ardı arkası
kesilmeyen farklı tonda cızırtılar.Cızırtının da tonu mu olurmuş? Canım
sıkılıyor,radyo ne ara bu kadar fakirleşti?Israrla değiştiriyorum
frekansları.Umudu yitirmek yok.
En sonunda
kulaklarımın içi nadide bir sesle çınlıyor;çok sevgili Feridun Düzağaç çıkıyor
karşıma.Büyük bir hevesle sesini açıp dikkatle dinliyorum her bir notayı.Düşler
Sokağı;çok kez dinledim bu şarkıyı.Öyle ki Feridun Düzağaç dostum sayılır artık
benim.
Keşfimin
gururuyla yolcularımı şöyle bir süzüyorum.İki asker emeklisi arkada birbirine
sırtını dönmüş manzarayı izliyorlar.Gözleri dalgın baksa da onlar için ‘mutsuz’
diyemem.Gözlerimi tekrar yola çeviriyor,bomboş asfaltın güvenliğinden emin
olunca bir de hemen arka çaprazımda oturan genç anneye göz gezdiriyorum.Mavi
gözlerini bebeğinin üzerinden hiç ayırmıyor. Annenin Feridun’a mırıldanarak
eşlik ettiğini duyup,görünce göğsüm kabarıyor.Bu benim keşfim elbette,şarkıyı
ben söylemesem de ben buldum.Ben verdim yolcularıma o pürüzsüz sesin huzurunu.
Yüzümde
istemsiz bir tebessüm ,yola dönüyor bakışlarım.Ve döner dönmez siliniyor
tebessümüm.Tüm zifiri karanlığıyla,yanmış ormanlar karşılıyor beni;içime
huzursuzluk çöküyor.Göğsüme bir şey oturuyor;eskiden tüm yeşilliğiyle gözlerimi
bayram ettiren manzara savaştan yeni çıkmış lanetli bir krallık artık.
Her gün bir
önceki günden daha fazla yanmış,kavrulmuş,simsiyah olmuş ağaç görmekten ölesiye
nefret ediyorum.Kahverengi ve koyu yeşil tonlarından ani siyaha geçiş.Madem
öyle,yükseklik haritalarında siyah rengi de kullanmaya başlasınlar.Çünkü bu
işin bir sonu var gibi durmuyor.
Sevgili
Feridun’un yumuşak sesi yetmiyor şimdi hayal kırıklığımı
iyileştirmeye.Kızmaktan çok çaresizlik ve üzüntüyle karışmış içim,ve yine bu
duygularla küfrediyorum bu işin sorumlularına.İçimden elbette;kendime hiç
yakıştıramam dışımdan bağırarak kötü sözler sarf etmeyi.
O sırada
yakınımdan bir telefon sesini duyuyorum:
“Semih,”
diye sesleniyor oğluna annesi,elini bebeğinin üzerinden yavaşça
çekerek.”Kardeşini tutar mısın lütfen?Telefona bakmam lazım.”
Semih
bağdaşını bozuyor,arabasını elinden bırakıp yanına koyuyor.Kardeşini , sanki
bulunamaz bir mücevhermiş gibi itinayla
tutuşunu izliyorum.Dili dikkatinin derecesini anlatırcasına dışarıya
çıkmış,dişleri tarafından sıkıştırılmakta.Kardeşi pozisyon değiştirmekten
rahatsız olduğunu bir çığlıkla belli ediyor önce ama tam ağlamasını beklediğim
yerde susuyor,siniyor abisinin kucağına.Şimdi abisi de rahat ve güçlü
hissediyor kendini.
“Alo,”diye
cevap veriyor annesi ,sonunda açmayı başardığı telefona.”Evet ,varmak
üzereyiz.”
Konuşması
sürerken gözlerimi küçük abiden alamıyorum.Semih benim de adım,babam koymuş .
Ona baktığımı
hisseden çocuğun gözleri aynada benimkilerle buluşuyor.Annesininki gibi masmavi
gözleri.Ve benim babamınkiler gibi.
İşte bu
benzerlik kaçınılmaz olana götürüyor beni.
Çocuğun
gözlerinde babamı görüyorum.Babama bakıyorum.
Ancak bu
sefer küçük Semih’in oturduğu yerde ben varım.Elimde tüfeğe benzettiğim bir
ağaç dalı ,dolmuşu kullanan babamla aynadan göz göze gelip ateş ediyorum ona.
“Puff puff!”
Babam oyuncu
adam ,ben ona tüfeğimi doğrulttuğumda ellerini bir saniyeliğine de olsun
direksiyondan çekip yukarı kaldırıyor.
“N’ayır!!”diye
haykırıyor.”Vurma beni!”
Onu hemen
vuruyorum ki ellerini indirsin ve elleri direksiyonla yeniden buluşsun .Onları
çektiğinde çok korkuyorum çünkü.Kaza yapsın istemiyorum.Ama direksiyona
hakimken her şeye hakim sanki.Ve herkesi ancak o zaman koruyabiliyor.Küçük
Semih’ten en fazla üç yaş büyük bir Semih’im o zamanlar.Babam benim
Atatürk’üm,gözleri masmavi.Dediği,yaptığı her şeye tapıyorum. Ağzıyla yaptığı
küçük bir mimiği gözümde büyütüyor,tekrarlamak için aynanın karşısında saatler
harcıyorum.
Arabamıza
binen her yolcuyla birlikte babam gözümde daha yüce bir adam oluyor.Herkes ona
emanet ve sanki babam yolculuklarında
onları koruyan bir melek.
Yıl 79.Siyasi
olayların ciddiyeti yüzünden hiçbir baba benimkisi gibi neşeli değil artık,çocuğuyla
oynamaya vakti yok.Babamın kıymetini biliyorum,büyüyünce ben de en az onun
kadar iyi bir baba olacağım.
O zamanki
güzergahımız uzun.Manisa-İzmir hattında ;bugüne kıyasla daha yavaş ve daha az
sefer yapıyorduk.Genelde yolcular İzmir’e varır varmaz duraklarda
iniyor,özellikle günün son seferinde girmiş olduğumuz Urla’ya kadar- evimiz
orada olduğundan-arabamızın içinde kalıp bize eşlik etmiyorlar.
O gün
günlerden Cumartesi.Herkes seyahat etmek için o günü seçer,bu yüzden arabamızın
içi inanılmaz kalabalık olur.Babam ne ayakta yolcu almaktan ne de boğucu sigara
dumanından hoşlanır ama cumartesileri her ikisine de katlanmak zorunda
kalır.Sabahtan beri arabamıza inip binen yolcu sayısının haddi hesabı
yok.Normalde her binen dikkatle inceleyen ben,sigara dumanın da etkisiyle bir
süredir insanların ne giyindiğini bile ayırt edemiyorum.Yalnızca şimdi en
arkada oturmakta olan üç deri ceketli,bıyıklı,upuzun beyefendiler arabaya ilk
bindiklerinde onları iyice süzüyorum.Doğduğum beri İzmir’de geçirdiğim yıllar
boyunca bu tipte adamlar görmedim.Boy farkından olmalı,beni fark etmiyorlar
bile.
Diğer
insanlar artık duyularıma hitap etmediğinden,dolmuşun içinde babama ağaç
dalından yapılmış tüfeğimle her çeşit havalı sözle ateş ederek saatlerce
eğleniyorum.O da bir yanda Edip Akbayram’ın şarkılarını dinlerken bir yandan
beni eğlendirmeye uğraşıyor.
İzmir
sınırına geçişimizle arabamız büyük ölçüde hafifliyor, sigara dumanı
katlanılabilir düzeye iniyor.Uzun bir süre İzmir’in içinde yol alıyor ,bu
sırada yalnızca durmamız gerektiği için durduğumuz duraklarda tek tük de olsa
yolcu indiriyoruz.
Sigara sisi
açılıp kapanan kapı sayesinde minimum düzeye indiyse de ne zaman ineceklerini
büyük ölçüde merak ettiğim en arkada
oturan üç deri ceketli beyefendinin yüzü hala seçilemiyor.Babam her seferinde
“Herhalde burada iniyorlardır.”diyerek durduğu her durakta önce biraz bekliyor
,sonra şaşırmış bir halde yoluna devam ediyor.
O zamanki
insanlar pek kibar ,pek anlayışlılar.Hele benim babam,iki dakikalık konuşmasına
milyonlarca prensip sığdırır.Tanımadığı bir yolcuya nereye gittiğini sormak
prensibine aykırıdır mesela.
Ama Urla’nın
içindeki ilk durakta da beyefendiler kıpırdamayınca babamın sabrı taşıyor,radyoyu
kapatarak kulağımın pasını silmekte olan Edip Akbayram’ın sesini aniden kesiyor.
“Urla’nın
içinde mi oturuyorsunuz efendim?” diye sesleniyor arkaya-çoktan bir prensibini
çiğnedi.”Biz de orada oturuyoruz.”
Çevirisi
“niye sizi daha önce hiç görmedik?”
“Yok bey
baba ..”diye tok bir sesle cevap geliyor arkadan .”İş için geldik,halledip
döneceğiz.”
“Ya ,”diyor babam
.Nedense yüzü asılmış gibi geliyor bana.Gözlerindeki neşeyi biri süpürmüş
gibi.”Zeytin mi?”diye soruyor sonra.
“Yok bey
baba..”diyor aynı ses.”Ne işimiz var
bizim zeytinle?Bizim işimiz insanla ,ülkeyle,vatanla.”
Sohbetin
gidişatını hiç sevmiyor babam.Alt dudağını ısırdığını fark ediyorum.Ancak söz
konusu büyüklerin “siyaset “ dediği ciddi meselelerse yaptığı bir şey bu .
Bir süre çıt çıkmıyor kimseden.O zaman babamın
gaza her zamankinden hızlı bastığını fark ediyorum.
“Ne bu acele
yav?”diyor arkadan,öncekine göre daha boğuk bir ses.O zaman arkama dönüp bakma
ihtiyacı duyuyorum.Pos bıyıklı,babama nazaran daha genç görünen ama çok daha
çirkin üç surat.”Yolculuğun tadını çıkaralım biraz bey baba…Açsana biraz önceki
şarkıyı.İnsan hep sevdiğini dinlemeli.Sen de öyle müzik seviyorsun demek ki.”
“Yok
canım.”diyor babam.Eli hiç kaseti başlatmaya yeltenmiyor.”Şarkı işte.Sesi güzel
olanı dinliyoruz.”
“Hee..”diyor
arkadaki “beni ilgilendirmez” edasıyla.
Henüz küçük bir çocuğum ama babamla hiç böyle
konuşan görmemiştim o güne kadar.Korkuyorum.Babama dönüyorum.Şimdi dişleri
iyice sıkmış dudağını.
“Bey
baba..”diyor arkadan yeni bir ses.”Şöyle
müsait bir yerde dur da biz inelim. “
“Buralar hep
zeytin tarlası.”dediğini duyuyorum babamın neredeyse mırıldanarak.
“Biz işimizi
burada da hallederiz.Sen çek şuraya.”
Üç adam
yerlerinde kıpırdanıp ayağa kalkıyorlar.Hemen inmek istiyorlar anlaşılan.
“Durak yok
ama burda.”diyor babam bir kez daha.”Durağa götüreyim sizi Urla’da,merkeze.”
“İstemez.”diye
tükürerek cevap veriyor içlerinden biri
.Ön tarafa doğru yalpalayarak yaklaşıyorlar.Her hareketleri
ağır,korkunç,tiksinç.İster istemez siniyorum koltuğuma.
“Peki.”diyor
babam.Sesi mi titredi yoksa bana mı öyle geliyor?
Araba
yavaşlamaya başlıyor.Üç adam oturduğum koltuğun yanına geliyor.İçlerinden biri
bana şöyle bir yandan bakıp babamın şoför koltuğuna tutunurken diğer ikisi
dibimde dikilmeye başlıyor.Beriki, usulca babamın küçük karton kutusunda gözü
gibi baktığı kasetlere uzanıyor.
“Selda
Bağcan,Edip Akbayram,Cem Karaca..”diye okuyor,garip bir şiveyle.”Yav “.diyor
ağzını yamultarak.”Beybaba,sen de hep güzel seslileri bulmuşsun ha!!”
Yanımda
dikilenler öyle pis sırıtıyor ki tüm iç güdülerim gerçek anlamda
hareketleniyor.Tehlikeyi sezen her bir kasım geriliyor.
İşte
hayatımın o pis sırıtıştan sonraki beş dakikası kırk yıldır gözümün önünden bir
saniye olsun gitmiyor.
“Yok.”diyor babam
endişeyle.”Emanet bu araba.Arkadaşımın kasetleri …”
“Hee..”diyor
arkasındaki mahlukat.”Bey baba ,durunca bir aşağı in de yolu göster bize.Biz
bilmeyiz buraları.”
Karşı
tarafın her dediğine nezaket gereği cevap veren babam ilk defa susuyor.İkinci
prensibini de çiğniyor böylece.
Arabayı
durdurması sandığımdan çok daha uzun sürüyor.
“Buyrun.”diyor
adamlara,ayağını gazdan çeker çekmez.
Yine
“Hee”liyor babama yakın olan pos bıyıklı.”Sen
de bir insene yol gösterirsin bize.”
“Geç
oldu.”diyor babam.”Çoluk çocuk,çok iş var.Siz bulursunuz yolu.”
“Yoook.”diye
tersleyiveriyor adam neredeyse
bağırarak.”Biz nerden bilelim buraları!Kayboluruz valla.Sen gel de iki dakika
göster şu yolu.
“Kaybolmazsınız
kardeş.”
Kardeş
lafını ilk defa o gün kullanıyor.”Hadi siz yolunuza ben yoluma.”
“Bey
baba…”diyor adam bu sefer beni yerimden sıçratacak kadar sert bir ses
tonuyla.”İn dedik be yav!”
“Ya yürü git
işine kardeş!İnemem işim gücüm var.Hadi eyvallah!”
İlk defa
sesini bir yabancıya karşı yükseltiyor o gün.
İşte o an elimde
sıkı sıkı tuttuğum ağaç dalından tüfeğim canlanıyor.Ama benim değil babamın arkasındaki
adamın belinden çıkıyor ,babamın kafasına konuveriyor.
“ Şimdi
iniyor musun mu inmiyor musun ?”
Kalbim
göğsümde patlarcasına atarken çığlık atmak istiyorum delicesine.Babamla göz
göze geliyoruz.Son kez Atatürk’ü görüyorum gözlerinde.Ama Atatürk o kader
çaresiz görünmez.Görünemez.
Önce babamın
gözümün önünde solduğunu görüyorum.Nefes almaya çalıştığının ama ciğerlerinin
ona ihanet ettiğinin de farkındayım.Zar zor konuşuyor.
“Annene iyi
bak Semih.”diyor ,artık kaçışı olmayacağını kabullenmiş bir ses tonuyla.Bana
ilk defa adımla hitap ediyor o gün.Ve son defa.
”Her şey
güzel olacak oğlum ,sen hiç merak etme.”
Benim babam
ilk defa o gün ölüyor.
Babamın
arabadan inişi,peşinden koşmaya çalışırken beni tutan bıyıklının yapış yapış
terli elleri,kulağımı sağır eden gümbürtü ve anında havaya yayılan kan kokusu ….İşte
kırk yıldır unutamadıklarım.
Kendi
hıçkırıklarımı duyuyorum o an.Babamdan miras alamadığım ela renkli
gözlerim yaşlarla dolmuş,dikiz aynasında
kendilerini izliyorlar.Gözlerimi kırpıştırınca dolmuşu yolun kenarına çekip durdurmuş
olduğumu,arabadaki beş çift gözün ise
merakla beni izlediğini fark ediyorum.Başucuma gelmişler ,ne olduğunu anlamaya
çalışıyorlar.
“Al hemşerim
su iç biraz.” diye bir şişe uzatıyor bana emekli askerlerden biri.
“Neye
sıkıldı canın aniden senin be paşam?”diye soruyor diğeri .
Cevap
veremiyorum.Boğazımda bir düğüm:gözlerimin önünde asfaltta kanlar içinde yatan babam,ve
daldan yapılmış tüfeğimi babamın eline tutturmaya çalışan ben…
“Al
baba.”diyorum.”Sakın bir daha ölme cennette!”
Sarsıla
sarsıla ağlıyorum.
Kırk yıldır.
Anne olan
kadın peçetesiyle siliyor gözlerimdeki yaşları .
“Yapma abi
böyle ,ağlama..”
Yanlardan
küçük Semih’i kollarından yakalamak için
birkaç deneme yapmak zorunda kalıyorum.En sonunda minik omuzları ellerimin
içine oturuyor,çocuğu kendime çekiyorum.
“Semih!”
diyorum çocuğa.”Benim de adım Semih!”Hıçkırıyorum kontrolsüzce.”Babam koymuş.”
Semih dimdik
gözlerimin içine bakıyor bir şey demeden.
Sonra aniden
boynumu yakalıyor,sıkıca sarıyor o incecik kollarıyla.Kafasını omzuma koyup
ağzını kulağıma yaklaştırıyor.
“Ağlama Semih!” diyor bana .”Her şey çok güzel
olacak!”
Ağlattın bizi be güzellik çok yol alınmış yazma işinde gelecekteki kitabından öyküleri şimdiden okumak güzeldi
YanıtlaSil