6 Mayıs 2020 Çarşamba

Semih


Her zamanki İzmir-Özdere yolu.Otuz yılı aşkın bir süredir aynı yolları gidip gelmenin verdiği özgüvenle direksiyonu tek elle tutuyorum.Merkezden çıkalı yaklaşık otuz dakika oldu.Hava yaz sezonu neredeyse bitmiş olmasına rağmen alabildiğine sıcak,güneş önüne geleni eritmeye kendi kendine söz vermiş.Kullanmakta olduğum dolmuş,tatilcilerin bir bir evlerine ,düzenli hayatlarına dönmesiyle günden güne hafifliyor,gıcırdamayı kesiyor.Şimdi tek tük insan;Özdere sakinleri,emekli deniz sevdalıları ve çocukları okul çağına gelmemiş aileler ziyaret ediyor arabamı.Bugün ise arkada oturan asker emeklisi iki yaşlı beyefendi  ve hemen dibimdeki koltukta biri çocuk diğeri bebek iki evladıyla  yolculuk eden genç bir anne dışında kimse binmedi Pejo’ma.Dolmuşta herkes sessiz ,nadiren de olsa genç kadının emzirmekte olduğu bebekten sesler yükseliyor. .Neşeli mi ,şikayetçi bir ton mu anlamak mümkün değil.Kadının yanında oturan büyük oğlu ise sessizce bağdaş kurmuş koltuğunun üzerinde.Küçük kırmızı oyuncak arabasını ,iğne gibi ince bacaklarında dolaştırıyor,kim bilir nasıl bir hayalin içinde.Yaşlı Pejo’mdan herkesin duymazdan gelmeye çalıştığı   gıcırtılar  geliyor ara ara.
 Sessizliği oldum olası sevmem.Sessiz,kahkahasız,müziksiz saniyeler geçmez .İçim sıkılır;etrafta hiç ses olmasa,kendi kendime konuşurum.Olacak iş mi sessiz dünya; niye kulak diye bir organ var ki öyleyse?Hem de her iki yanımda kafamın.
Hemen radyoya uzanıyor elim.Anlamsız ses kirliliği yaratan cızırtıları kovmak adına frekansla oynuyorum.Önce haber kanalı çıkıyor karşıma.Transit geçiyorum.Bu sefer futbol yorumcularının sesini tanıyorum.Tereddütsüz bunu da geçiyorum hemen.Neredeyse elli  yıldır erkeğim bu ülkede,hiçbir zaman sevmedim şu futbolu.Bir süre daha deniyorum yeni frekansları,birkaç dini muhabbeti üst üste atlıyorum.Sonraysa ardı arkası kesilmeyen farklı tonda cızırtılar.Cızırtının da tonu mu olurmuş? Canım sıkılıyor,radyo ne ara bu kadar fakirleşti?Israrla değiştiriyorum frekansları.Umudu yitirmek yok.
En sonunda kulaklarımın içi nadide bir sesle çınlıyor;çok sevgili Feridun Düzağaç çıkıyor karşıma.Büyük bir hevesle sesini açıp dikkatle dinliyorum her bir notayı.Düşler Sokağı;çok kez dinledim bu şarkıyı.Öyle ki Feridun Düzağaç dostum sayılır artık benim.
Keşfimin gururuyla yolcularımı şöyle bir süzüyorum.İki asker emeklisi arkada birbirine sırtını dönmüş manzarayı izliyorlar.Gözleri dalgın baksa da onlar için ‘mutsuz’ diyemem.Gözlerimi tekrar yola çeviriyor,bomboş asfaltın güvenliğinden emin olunca bir de hemen arka çaprazımda oturan genç anneye göz gezdiriyorum.Mavi gözlerini bebeğinin üzerinden hiç ayırmıyor. Annenin Feridun’a mırıldanarak eşlik ettiğini duyup,görünce göğsüm kabarıyor.Bu benim keşfim elbette,şarkıyı ben söylemesem de ben buldum.Ben verdim yolcularıma o pürüzsüz sesin huzurunu.
Yüzümde istemsiz bir tebessüm ,yola dönüyor bakışlarım.Ve döner dönmez siliniyor tebessümüm.Tüm zifiri karanlığıyla,yanmış ormanlar karşılıyor beni;içime huzursuzluk çöküyor.Göğsüme bir şey oturuyor;eskiden tüm yeşilliğiyle gözlerimi bayram ettiren manzara savaştan yeni çıkmış lanetli bir krallık artık.
Her gün bir önceki günden daha fazla yanmış,kavrulmuş,simsiyah olmuş ağaç görmekten ölesiye nefret ediyorum.Kahverengi ve koyu yeşil tonlarından ani siyaha geçiş.Madem öyle,yükseklik haritalarında siyah rengi de kullanmaya başlasınlar.Çünkü bu işin bir sonu var gibi durmuyor.
Sevgili Feridun’un yumuşak sesi yetmiyor şimdi hayal kırıklığımı iyileştirmeye.Kızmaktan çok çaresizlik ve üzüntüyle karışmış içim,ve yine bu duygularla küfrediyorum bu işin sorumlularına.İçimden elbette;kendime hiç yakıştıramam dışımdan bağırarak kötü sözler sarf etmeyi.
O sırada yakınımdan bir telefon sesini duyuyorum:
“Semih,” diye sesleniyor oğluna annesi,elini bebeğinin üzerinden yavaşça çekerek.”Kardeşini tutar mısın lütfen?Telefona bakmam lazım.”
Semih bağdaşını bozuyor,arabasını elinden bırakıp yanına koyuyor.Kardeşini , sanki bulunamaz  bir mücevhermiş gibi itinayla tutuşunu izliyorum.Dili dikkatinin derecesini anlatırcasına dışarıya çıkmış,dişleri tarafından sıkıştırılmakta.Kardeşi pozisyon değiştirmekten rahatsız olduğunu bir çığlıkla belli ediyor önce ama tam ağlamasını beklediğim yerde susuyor,siniyor abisinin kucağına.Şimdi abisi de rahat ve güçlü hissediyor kendini.
“Alo,”diye cevap veriyor annesi ,sonunda açmayı başardığı telefona.”Evet ,varmak üzereyiz.”
Konuşması sürerken gözlerimi küçük abiden alamıyorum.Semih benim de adım,babam koymuş .
Ona baktığımı hisseden çocuğun gözleri aynada benimkilerle buluşuyor.Annesininki gibi masmavi gözleri.Ve benim babamınkiler gibi.
İşte bu benzerlik kaçınılmaz olana götürüyor beni.
Çocuğun gözlerinde babamı görüyorum.Babama bakıyorum.
Ancak bu sefer küçük Semih’in oturduğu yerde ben varım.Elimde tüfeğe benzettiğim bir ağaç dalı ,dolmuşu kullanan babamla aynadan göz göze gelip ateş ediyorum ona.
“Puff puff!”
Babam oyuncu adam ,ben ona tüfeğimi doğrulttuğumda ellerini bir saniyeliğine de olsun direksiyondan çekip yukarı kaldırıyor.
“N’ayır!!”diye haykırıyor.”Vurma beni!”
Onu hemen vuruyorum ki ellerini indirsin ve elleri  direksiyonla yeniden buluşsun .Onları çektiğinde çok korkuyorum çünkü.Kaza yapsın istemiyorum.Ama direksiyona hakimken her şeye hakim sanki.Ve herkesi ancak o zaman koruyabiliyor.Küçük Semih’ten en fazla üç yaş büyük bir Semih’im o zamanlar.Babam benim Atatürk’üm,gözleri masmavi.Dediği,yaptığı her şeye tapıyorum. Ağzıyla yaptığı küçük bir mimiği gözümde büyütüyor,tekrarlamak için aynanın karşısında saatler harcıyorum.
Arabamıza binen her yolcuyla birlikte babam gözümde daha yüce bir adam oluyor.Herkes ona emanet ve sanki  babam yolculuklarında onları koruyan bir melek.
Yıl 79.Siyasi olayların ciddiyeti yüzünden hiçbir baba benimkisi gibi neşeli değil artık,çocuğuyla oynamaya vakti yok.Babamın kıymetini biliyorum,büyüyünce ben de en az onun kadar iyi bir baba olacağım.
O zamanki güzergahımız uzun.Manisa-İzmir hattında ;bugüne kıyasla daha yavaş ve daha az sefer yapıyorduk.Genelde yolcular İzmir’e varır varmaz duraklarda iniyor,özellikle günün son seferinde girmiş olduğumuz Urla’ya kadar- evimiz orada olduğundan-arabamızın içinde kalıp bize eşlik etmiyorlar.
O gün günlerden Cumartesi.Herkes seyahat etmek için o günü seçer,bu yüzden arabamızın içi inanılmaz kalabalık olur.Babam ne ayakta yolcu almaktan ne de boğucu sigara dumanından hoşlanır ama cumartesileri her ikisine de katlanmak zorunda kalır.Sabahtan beri arabamıza inip binen yolcu sayısının haddi hesabı yok.Normalde her binen dikkatle inceleyen ben,sigara dumanın da etkisiyle bir süredir insanların ne giyindiğini bile ayırt edemiyorum.Yalnızca şimdi en arkada oturmakta olan üç deri ceketli,bıyıklı,upuzun beyefendiler arabaya ilk bindiklerinde onları iyice süzüyorum.Doğduğum beri İzmir’de geçirdiğim yıllar boyunca bu tipte adamlar görmedim.Boy farkından olmalı,beni fark etmiyorlar bile.
Diğer insanlar artık duyularıma hitap etmediğinden,dolmuşun içinde babama ağaç dalından yapılmış tüfeğimle her çeşit havalı sözle ateş ederek saatlerce eğleniyorum.O da bir yanda Edip Akbayram’ın şarkılarını dinlerken bir yandan beni eğlendirmeye uğraşıyor.
İzmir sınırına geçişimizle arabamız büyük ölçüde hafifliyor, sigara dumanı katlanılabilir düzeye iniyor.Uzun bir süre İzmir’in içinde yol alıyor ,bu sırada yalnızca durmamız gerektiği için durduğumuz duraklarda tek tük de olsa yolcu indiriyoruz.
Sigara sisi açılıp kapanan kapı sayesinde minimum düzeye indiyse de ne zaman ineceklerini büyük ölçüde merak ettiğim  en arkada oturan üç deri ceketli beyefendinin yüzü hala seçilemiyor.Babam her seferinde “Herhalde burada iniyorlardır.”diyerek durduğu her durakta önce biraz bekliyor ,sonra şaşırmış bir halde yoluna devam ediyor.
O zamanki insanlar pek kibar ,pek anlayışlılar.Hele benim babam,iki dakikalık konuşmasına milyonlarca prensip sığdırır.Tanımadığı bir yolcuya nereye gittiğini sormak prensibine aykırıdır mesela.
Ama Urla’nın içindeki ilk durakta da beyefendiler kıpırdamayınca babamın sabrı taşıyor,radyoyu kapatarak kulağımın pasını silmekte olan Edip Akbayram’ın sesini aniden kesiyor.
“Urla’nın içinde mi oturuyorsunuz efendim?” diye sesleniyor arkaya-çoktan bir prensibini çiğnedi.”Biz de orada oturuyoruz.”
Çevirisi “niye sizi daha önce hiç görmedik?”
“Yok bey baba ..”diye tok bir sesle cevap geliyor arkadan .”İş için geldik,halledip döneceğiz.”
“Ya ,”diyor babam .Nedense yüzü asılmış gibi geliyor bana.Gözlerindeki neşeyi biri süpürmüş gibi.”Zeytin mi?”diye soruyor sonra.
“Yok bey baba..”diyor  aynı ses.”Ne işimiz var bizim zeytinle?Bizim işimiz insanla ,ülkeyle,vatanla.”
Sohbetin gidişatını hiç sevmiyor babam.Alt dudağını ısırdığını fark ediyorum.Ancak söz konusu büyüklerin “siyaset “ dediği ciddi meselelerse  yaptığı bir şey bu .
 Bir süre çıt çıkmıyor kimseden.O zaman babamın gaza her zamankinden hızlı bastığını fark ediyorum.
“Ne bu acele yav?”diyor arkadan,öncekine göre daha boğuk bir ses.O zaman arkama dönüp bakma ihtiyacı duyuyorum.Pos bıyıklı,babama nazaran daha genç görünen ama çok daha çirkin üç surat.”Yolculuğun tadını çıkaralım biraz bey baba…Açsana biraz önceki şarkıyı.İnsan hep sevdiğini dinlemeli.Sen de öyle müzik seviyorsun demek ki.”
“Yok canım.”diyor babam.Eli hiç kaseti başlatmaya yeltenmiyor.”Şarkı işte.Sesi güzel olanı dinliyoruz.”
“Hee..”diyor arkadaki “beni ilgilendirmez” edasıyla.
 Henüz küçük bir çocuğum ama babamla hiç böyle konuşan görmemiştim o güne kadar.Korkuyorum.Babama dönüyorum.Şimdi dişleri iyice sıkmış dudağını.
“Bey baba..”diyor arkadan yeni bir  ses.”Şöyle müsait bir yerde dur da biz inelim. “
“Buralar hep zeytin tarlası.”dediğini duyuyorum babamın neredeyse mırıldanarak.
“Biz işimizi burada da hallederiz.Sen çek şuraya.”
Üç adam yerlerinde kıpırdanıp ayağa kalkıyorlar.Hemen inmek istiyorlar anlaşılan.
“Durak yok ama burda.”diyor babam bir kez daha.”Durağa götüreyim sizi Urla’da,merkeze.”
“İstemez.”diye tükürerek cevap veriyor  içlerinden biri .Ön tarafa doğru yalpalayarak yaklaşıyorlar.Her hareketleri ağır,korkunç,tiksinç.İster istemez siniyorum koltuğuma.
“Peki.”diyor babam.Sesi mi titredi yoksa bana mı öyle geliyor?
Araba yavaşlamaya başlıyor.Üç adam oturduğum koltuğun yanına geliyor.İçlerinden biri bana şöyle bir yandan bakıp babamın şoför koltuğuna tutunurken diğer ikisi dibimde dikilmeye başlıyor.Beriki, usulca babamın küçük karton kutusunda gözü gibi baktığı kasetlere uzanıyor.
“Selda Bağcan,Edip Akbayram,Cem Karaca..”diye okuyor,garip bir şiveyle.”Yav “.diyor ağzını yamultarak.”Beybaba,sen de hep güzel seslileri bulmuşsun ha!!”
Yanımda dikilenler öyle pis sırıtıyor ki tüm iç güdülerim gerçek anlamda hareketleniyor.Tehlikeyi sezen her bir kasım geriliyor.
İşte hayatımın o pis sırıtıştan sonraki beş dakikası kırk yıldır gözümün önünden bir saniye olsun gitmiyor.
“Yok.”diyor babam endişeyle.”Emanet bu araba.Arkadaşımın kasetleri …”
“Hee..”diyor arkasındaki mahlukat.”Bey baba ,durunca bir aşağı in de yolu göster bize.Biz bilmeyiz buraları.”
Karşı tarafın her dediğine nezaket gereği cevap veren babam ilk defa susuyor.İkinci prensibini de çiğniyor böylece.
Arabayı durdurması sandığımdan çok daha uzun sürüyor.
“Buyrun.”diyor adamlara,ayağını gazdan çeker çekmez.
Yine “Hee”liyor  babama yakın olan pos bıyıklı.”Sen de bir insene yol gösterirsin bize.”
“Geç oldu.”diyor babam.”Çoluk çocuk,çok iş var.Siz bulursunuz yolu.”
“Yoook.”diye tersleyiveriyor  adam neredeyse bağırarak.”Biz nerden bilelim buraları!Kayboluruz valla.Sen gel de iki dakika göster şu yolu.
“Kaybolmazsınız kardeş.”
Kardeş lafını ilk defa o gün kullanıyor.”Hadi siz yolunuza ben yoluma.”
“Bey baba…”diyor adam bu sefer beni yerimden sıçratacak kadar sert bir ses tonuyla.”İn dedik be yav!”
“Ya yürü git işine kardeş!İnemem işim gücüm var.Hadi eyvallah!”
İlk defa sesini bir yabancıya karşı yükseltiyor o gün.
İşte o an elimde sıkı sıkı tuttuğum ağaç dalından tüfeğim canlanıyor.Ama benim değil babamın arkasındaki adamın belinden çıkıyor ,babamın kafasına konuveriyor.
“ Şimdi iniyor musun mu inmiyor musun ?”
Kalbim göğsümde patlarcasına atarken çığlık atmak istiyorum delicesine.Babamla göz göze geliyoruz.Son kez Atatürk’ü görüyorum gözlerinde.Ama Atatürk o kader çaresiz görünmez.Görünemez.
Önce babamın gözümün önünde solduğunu görüyorum.Nefes almaya çalıştığının ama ciğerlerinin ona ihanet ettiğinin de farkındayım.Zar zor konuşuyor.
“Annene iyi bak Semih.”diyor ,artık kaçışı olmayacağını kabullenmiş bir ses tonuyla.Bana ilk defa adımla hitap ediyor o gün.Ve son defa.
”Her şey güzel olacak oğlum ,sen hiç merak etme.”
Benim babam ilk defa o gün ölüyor.
Babamın arabadan inişi,peşinden koşmaya çalışırken beni tutan bıyıklının yapış yapış terli elleri,kulağımı sağır eden gümbürtü ve anında havaya yayılan kan kokusu ….İşte kırk yıldır unutamadıklarım.
Kendi hıçkırıklarımı duyuyorum o an.Babamdan miras alamadığım ela renkli gözlerim  yaşlarla dolmuş,dikiz aynasında kendilerini izliyorlar.Gözlerimi kırpıştırınca dolmuşu yolun kenarına çekip durdurmuş olduğumu,arabadaki  beş çift gözün ise merakla beni izlediğini fark ediyorum.Başucuma gelmişler ,ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar.
“Al hemşerim su iç biraz.” diye bir şişe uzatıyor bana emekli askerlerden biri.
“Neye sıkıldı canın aniden senin be paşam?”diye soruyor diğeri .
Cevap veremiyorum.Boğazımda bir düğüm:gözlerimin önünde asfaltta kanlar içinde yatan babam,ve daldan yapılmış tüfeğimi babamın eline tutturmaya çalışan ben…
“Al baba.”diyorum.”Sakın bir daha ölme cennette!”
Sarsıla sarsıla ağlıyorum.
Kırk yıldır.
Anne olan kadın peçetesiyle siliyor gözlerimdeki yaşları .
“Yapma abi böyle ,ağlama..”
Yanlardan küçük  Semih’i kollarından yakalamak için birkaç deneme yapmak zorunda kalıyorum.En sonunda minik omuzları ellerimin içine oturuyor,çocuğu kendime çekiyorum.
“Semih!” diyorum çocuğa.”Benim de adım Semih!”Hıçkırıyorum kontrolsüzce.”Babam koymuş.”
Semih dimdik gözlerimin içine bakıyor bir şey demeden.
Sonra aniden boynumu yakalıyor,sıkıca sarıyor o incecik kollarıyla.Kafasını omzuma koyup ağzını kulağıma yaklaştırıyor.
 “Ağlama Semih!” diyor bana .”Her şey çok güzel olacak!”

1 yorum:

  1. Ağlattın bizi be güzellik çok yol alınmış yazma işinde gelecekteki kitabından öyküleri şimdiden okumak güzeldi

    YanıtlaSil