Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
27 Mayıs 2020 Çarşamba
Siverek Anıları-2
Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
9 Mayıs 2020 Cumartesi
Cehalet
Yıllar boyunca filozoflar cehaleti bir eksiklik olarak tanımladılar. Söz ettikleri şey bilginin, belki de bilme eyleminin eksikliğiydi. Peki bilme eylemi nasıl gerçekleştirilirdi? Bir şey nasıl bilinebilir, dahası bir insan bir şeyi bildiğinin nasıl farkına varabilirdi? Bilmek neydi? Tüm bu sorular felsefenin kalbi olan epistemoloji disiplininin doğmasına sebep oldu. Epistemolojide, suje bilgi arayışında olan, gerçeğe; sezgi ,gözlem, akıl gibi değerlerle ulaşmaya çalışan varlık olarak tanımlanır. Obje dediğimiz ise ulaşılmaya çalışılan varlık, sorulan soruların nedenidir. Bu bağlamda bilgi ise suje ve obje arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Sujenin sorgulaması sonucunda ortaya çıkan varlıktır. İşte bu ilişkinin eksikliği insanı doğrudan cehalete ve belirsizliğe götürecektir.
Peki bu durum ne kadar kötüdür? Alfred Whitehead, asıl acınası olanın cehalet değil de cehaletin farkında olmamak olduğunu söyler. Çünkü bilmemenin bilincinde olmak buna zıt olan doğrultuda ilerlemenin birinci adımıdır. Fakat sözünü ettiğimiz bu bilmeyen kişi bilmediğinin ayırdına varamaz ise bu adım hiçbir zaman atılamaz. İnsan, beyninde bir algı oluşturamadan düşünemez. Düşünemezse değişemez ,değişemezse gelişemez .Tüm bu algıyı başlatan ise bilincinde olma halidir. Cehaletin cehaletinden bahsettiğimizde ise böyle bir hâl söz konusu değildir. Bu da bilmeye doğru herhangi bir ilerlemenin hiç yaşanmayacağı anlamına gelir çünkü her şeyi başlatan etken eksiktir. Bu da bilmenin daha başlamadan bitmesi, doğmadan ölmesi demektir.
Yıllardır bilinenin nereden geldiği, objelerin gerçekliğinin sujeden bağımsız olup olmadığı ve bir şeyi bilip bilmemenin nasıl anlaşıldığı üzerine filozoflar ilginç düşünceler ortaya atmıştır. Özellikle empiristler ve rasyonalistler bu konuda tartışmalarda bulunmuşlardır. Örneğin empiristler bilginin yalnızca duyularla elde edilebileceğini, rasyonalistler ise aklın ebedi ve bilen olduğunu, doğduğumuz ilk andan itibaren beynimizde bilginin mevcut olduğunu savunurlar. Sofistler piyasadaki ilk kuşkuculardır, doğru bilginin imkansızlığını savunmuşlardır. Sofizmden sonra ortaya çıkmış olan septisizmin öncülerinden biri olan Gorgias ise varlığı tümden yadsımış; varlık varsa dahi bilinemeyeceğini, bilinse dahi aktarılamayacağını söylemiştir. Tüm bu felsefi akımlar epistemolojiden beslenmiştir. Epistemolojide ise bilgi düşünülerek elde edilen bir ilişkiden ibaret olup sorgulama eylemine sahip olan insan tarafından elde edilir. Yani bilginin sujeden bağımsız olması düşünülemez. Bilginin bilinmesi ise bilgi kavramının beyinde sorgulanıp bir sonuca bağlandıktan sonra, kendisinin bu kavramın içinde olup olmadığını kararlaştırılarak elde edilen fonksiyonel bir farkındalık durumudur. İnsan kendini tanımlamak amacıyla bu işlemi her gün yerine getirir. Örneğin susamış biri, önce beyninde susuz olmanın tanımını bulacak sonra içinde bulunduğu durumun bu tanıma uygun olup olmadığını beyninde tartacaktır. Eğer bu bağlamlar birbiriyle örtüşüyorsa susuz olduğu sonucunu çıkaracak ve sonrasında da bu durumun bir an önce değişmesi için harekete geçecektir. Böyle bir durumda sujeye göre kendisi, bir objeye dönüşür.
Bilmediğini bilen bir insanın beyninde tüm bu sistem sorunsuz işler. Çünkü bilmenin tanımıyla kendisinde var olan özelliklerin uyuşmadığının farkına varır varmaz beyni onu bilme işlemini gerçekleştirmediği sonucuna ulaşır. Bu durumda susuzluğun giderilmesi için nasıl harekete geçilirse cehaletin giderilmesini için de harekete geçilir ve bunda hiçbir sorun yoktur. Geç kalınmış fakat en sonunda bilgiye giden yol bulunmuştur. Yanlış yolda olanların, cehaletlerinin cehaletini yaşayanların, hatası ise ya bilginin tanımının doğru olmamasından ya da bilgi ve kriter bağlayıcı etkenlerin bozulmasından kaynaklanır. Diğer bir ihtimal ise kendisinin farkında olmamasındandır ki Aristotales‘in “Kendini bilmek tüm bilgeliğin başlangıcıdır.” sözü göz önüne alınırsa bu trajik bir durumdur. Şimdi bu üç sonucun sistemde nasıl bir arıza çıkarttığını irdeleyelim:
Bilgi denilen kavramın doğru tanımlanmamış olması, gerekli özelliklerin yanlış karşılaştırılmasına neden olur. Örneğin bana göre bilmek, düşünmekse; bilmenin düşünmemek olduğuna inanan bir insan kendisi de düşünmüyor olsa dahi bu özelliğe uyduğu için bildiği kanısına varacaktır. Fakat bu yargı bizi şöyle bir sorunla karşı karşıya bırakır: Bilmenin kesin bir tanımı var mıdır? Bilmenin, düşünmemek olduğunu düşünen “cahil insan” niye yanılıyor olsun? Bilmenin ne olduğuna ne zaman karar verildi ve bunun dışında kalanlar tümden yanlış sayıldı? Bu bizi nereye götürür?
Epistemolojide bilginin doğruluk şartının sağlanması nesnenin özellikleriyle ilişkilidir. Yani düşünmek sujenin işidir ve bilgi sujede birikir ama bilginin doğruluğu tamamıyla obje üzerinde gerçekleşir. Örneğin, karın mavi oluşu bir bilgidir fakat doğru değildir. Kar beyazdır, doğru olan da budur ama derine inildiğinde kara beyaz tanımının verilmesi sujenin işidir. Yani suje dolaylı yoldan kendi yarattığı gerçekler üzerine düşünmektedir ve bunun sonucu olarak da kendi bilgisini doğrulaması yine kendi bilgisine bağlıdır. Doğduğu günden itibaren bir çocuğa karın mavi olduğunu söylerseniz, o çocuk için kar her zaman mavi olacaktır. Algıladığı beyaz renk beyninde “bu mavi” düşüncesi uyandıracaktır ve bunun sonucu olarak çocuk özünde yanlış bir bilgiye fakat kendi beynine göre doğru bir bilgiye sahip olacaktır. Cehaletinin cehaletini yaşayan bir insanın durumu da tam olarak budur.
İkinci sorun, sahip olunan özelliklerle tanımın doğru eşleştirilememesinden kaynaklanır. Mevcut bir bilgiyi ve durumu birbirleriyle ilişkilendirmek her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Yanlış iliklenmiş düğmeler gibi yanlış bağlanmış bilgi ve durum ortaya çelişkiler çıkaracak ve belki de cehaletin tanımını bilen bir insanda kriterlerin doğru bilgilere ulaşamaması sonucu bu cahil insan, kendi cehaletini kavrayamayacaktır.
Üçüncü sorun ise kendini bilmemek ya da diğer bir ifadeyle kendi objesi olamamaktır. Beyin kendi farkındalığına sahip tek organdır. Bu da onu kendini tanımaya ve dolayısıyla çevreye yaptığı gibi kendisini de sorgulamaya yöneltir. Bunun sonucu olarak her insan beyninin içinde, kendisinin olduğunu düşündüğü bir birey daha yaşatır. Eğer bu birey, sujenin gerçek halinden fazlasıyla farklıysa cahil insan cehaletin tanımına kendisinin uymadığına kanaat getirecek ve kaçınılmaz olarak da bilginin ölümü böylece gerçekleşecektir.
Toparlayacak olursak, cehalet bilginin eksikliğiyse eğer ve bilgi de, bilginin bilinmesi de belli bir sistemle elde ediliyorsa bu sistemin çalışmasını engelleyecek faktörler cehaletin sebebini oluşturur. Cehalet, farkına varıldığı sürece kötü olarak tanımlanamaz fakat cehaletinin farkında olmayan bir birey, kendi elleriyle bilgiyi tümden öldürmüş olur. Doğru olan cehaletimizin farkına varmak ve bilginin yolunda ilerlemektir. Bilgi ,doğruya ulaştırır. Sokrates’in de dediği gibi: “Sadece bir iyi vardır,o da bilgidir.”
*Bu yazı liseler arasında düzenlenen 2.KKTC Felsefe Olimpiyatları'nda birincilik ödülü almıştır.
7 Mayıs 2020 Perşembe
Tanrı İntihar Etti
“..ama Tanrı
öldü, onunla birlikte öldüler o günahlar da. Tanrı nerede? Size söyleyeceğim.
Öldürdük onu-siz ve ben.’’
Demişti sevgili
Nietzsche bir zamanlar, bu sözün yıllar sonra eline kendisi hakkında bir kitap dahi
almamış olan herkesin ağzına dolanacağını tahmin etmeden.Kaldı ki ,yanılıyordu.
Tanrı ölmüştü evet onu öldüren kişi “siz ve ben” değildik.Tanrı intihar
etmişti.Evet, hem de yalnızca var olmak uğruna.
Peki siz ne zaman yoktunuz? Belki de yoktuk ama algılayamıyorduk diyor
olabilirsiniz elbette. Tek sorun şu ki olmayan bir şeyin ,olan bir parçası
olamaz.Yokluk algılanabilseydi yokluk olmaktan çıkardı.Yokluk var olan bir şey
olsaydı adına yokluk denmezdi.Yokluk “yok” olmak zorundaydı çünkü ancak bu
şekilde ona yokluk denebilirdi. Bu bakımdan varlığın var olmasının yegâne
sebebi yokluğunun olmayışıydı.
Öte yandan diğer bir bağlamda incelendiğinde var olduğumuzdan nasıl
emin olabilirdik? Elbette diğer tüm isimleri,kavramların varlığına nasıl kanaat
getiriyorsak öyle..karşılaştırarak.
Sizi siz yapan tüm değerleri düşünün. Yardımseverim? Harika. Çok
kiloluyum! Olabilir. Zekiyim. Pekâlâ.
Tüm bu kelimelerin çıkış noktasını hiç düşündünüz mü? Analitik ya da
fonetik açıdan değil de bu kavramların var oluş aşamasından
bahsediyorum.Yardımsever olduğunuzu nasıl anlarsınız örneğin? Ya da kilolu
olduğunuzu? Kendine ilk kilolu diyen insan bunu neden demiştir sizce? Elbette
diğer insanlarla kendini karşılaştırma yetisine sahip olduğu için.İsimler
,sıfatlar ve diğer tüm kavramlar şüphesiz ki diğer varoluşların varlığında ortaya çıkan kelimelerdir.
Beyinlerimiz farkları algılamak üzere evrimleşmiştir.Hayatta kalmak nesnelerin farkını
algılamak ve bu sayede yalnızca ihtiyacın olan nesneyle etkileşmekle beraber
hayatta kalma eylemine zarar verecek her
ne ise ondan uzak durmaktır.Bu durum kendini şu şekilde su yüzüne çıkarır: Duyu
organlarıyla çevresini algılayan insan örneğin gözleriyle iki varlığı seçer
.Gözlerinden gelen sinyaller sayesinde beyin bu varlıkların farklı olduğunu
algılar. Beyinde farklılık durumuna uygun düşen kelimeler yer alıyorsa bu durum
kendini basit bir söz oyununa bırakır. “Bu daha eski,o daha güzel, şu daha
soluk..” Kelimesiz beyinlerde ,örneğin nesnelerin birbirinden farklı
isimleri ya da sıfatları olduğunu henüz
öğrenmemiş bir bebekte, iki nesne arasındaki fark aşikar olmasına karşın bunu
kendi varlığıyla sözel bir şekilde karşılaştıramayacağından bebek kendini
tanımlama yetisinden yoksundur.Bu yüzden bir bebek zeki, zayıf, mutlu ya da
üzgün olduğunu bilmez.Bu sıfatları onlara yapıştıran kişi ancak kelimelere
sahip bir dış beyindir.Bir ebeveyn kendi
bebeğini diğer bebeklerle karşılaştırıp bu tür yorumlarda bulunabilir.
Kelimeler olmadan karşılaştırma işi sözel ya da yazınsal bir aktivite
boyutuna gelmez ama “diğer” in varlığı bir iletişim yolunu zorunlu kılar.
Toplum tarafından çok kabul gören bir tutumdur,her canlının kendine özgü bir
iletişim becerisinin olması. Bir diğerinin varlığı olduğu sürece iletişim
zorunludur ve bu da her zaman bizim anladığımız türde olmasa da
isimlerin,sıfatların ve tüm varoluşsal kavramların ortaya çıkmasına neden
olur.Örneğin yunuslar sürülerindeki her bir bireye farklı bir sesle hitap
ederler.Bu yunusların “diğerleri” ve “ben” bilincinde olduğunun bir kanıtı
olmasının yanı sıra , kendi farklılıklarını algılayabildiklerinin de bir göstergesidir.
İşte bu durumda ortaya çıkan dehşet verici soru şu: tamamen yalnız
olsak, var olduğumuzu anlar mıydık? Dahası var olur muyduk?
Olumlu bir cevap veriyor olmanız ihtimal dahilinde.Elbette
diyorsunuz,şimdi tüm insanlar yok olsa
ve ben dünyada yalnız kalsam tabi ki var olmaya
devam ederim. Fakat bahsettiğim
bu tür bir yalnızlık değil.Kendi türünüzden hiçbir canlının var olmaması sizin
kendinizi başka varlıklarla karşılaştırıp sonuç almanıza engel değildir. Kendinizi
maymunlarla karşılaştırıp ,benliğinize “tüysüz” sıfatını yakıştırabilir,
yılanları görüp “bacaklı” olduğunuza kanaat getirebilir hatta bitkileri görüp
“hareketli” bir canlı olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Farklılık dereceleri artsa
da karşılaştırma imkanınız hep vardır.
Ayrıyeten bu durum canlılara özgü olmadığı gibi, kendinizi denizle ve dağlarla karşılaştırıp “küçük”
olduğunuzun farkına varmak da bir hayli mümkündür.
Bahsettiğimiz yalnızlık ise nihai tekilliktir.”Varlık” namına var olan
tek şeyin siz olduğu bir - evren
demek doğru olmaz- hiçlikte var olduğunuza kanaat getirmenizin bir yolu var
mıdır?Başka bir deyişle,bilinciniz algılayabileceği tek bir öteki varlık yokken
-zaman ve mekan da buna dahil olmak üzere- kendinizi algılayabilir miydiniz?
Hapishanelerdeki hücrelerde uzun
süre mahkûm kalan,ya da hayatının bir kısmında esir düşmüş insanların bazıları
bu dehşeti şu tür sözlerle ifade ederler:
“Hiçbir şey yok gibiydi.Tüm gerçekliğimi yitirmiştim.”
Etrafının dört kara duvarla örtülü olması bile gerçekliğimizi bu kadar
çarpıtıyorsa nihai hiçlikte nasıl bir zihne sahip olacağımızı hiç düşündünüz
mü?
Başka hiçbir şey olmadan var olabilir misiniz?
Evet olabilirsiniz, fakat tek bir koşulla:aynı zamanda “yok”
olmalısınız.
Tanrı diye nitelendirilen kavramın akla ilk gelen özelliği nedir?Dini bir inanca sahip olan olmayan herkes bir tekillikten söz eder. “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı.” der İncil. Kuran’da ise “O gökleri ve yeri yoktan var edendir... “ayeti geçer. Başlangıca bilimsel yaklaşan diğer tüm sistemlerde ise Big Bang’den ve her şeyin bir anda yokluktan var olma aşamasına geçmesinden söz edilir. Tanrı tekildir,o varken öncesinde başka hiçbir şey yoktur ve o her şeyi yoktan var etmiştir.Bir diğer açıdan,büyük patlama tektir ve onun sayesinde evren bugünkü halini almıştır.
Çok Tanrı’lı dinler
ise Tanrı’yı insana biraz daha yakın görme inancını benimsemişler ve Tanrı’yı
genel anlamda tekil olarak tanımlamamış olsalar dahi her çok tanrılı dinde bir
baş tanrı ya da tanrıçadan bahsedildiğini de unutmamak gerekir.
Nihai yalnızlık
inandığımız ya da inanmadığımız Tanrı’nın bir özelliğidir.Bu özelliği kendimizi
onunla karşılaştırdığımız için biliyoruz . İnsan çoktur ve başlangıçtaki
tektir.İnsan uydurduğu kelimelerle Tanrı’ya da sıfat yakıştırabilme yetisine
sahiptir.
Tanrı ,ya da enerji
ya da Big Bang , başlangıçta tekil bir durumdaydı.Yokluğun içindeydi. Sorun
şuydu kendisi var ya da yok değildi.Çünkü varlığını ya da yokluğunu
karşılaştırabileceği hiçbir şeye sahip değildi. Bilinci var mıydı? Bilincinin
olması onun var olması anlamına gelirdi.Bilincinin olmaması ise onu yokluk ve
varlık arasında bir duruma sokuyordu.Yok değildi çünkü vardı.Var değildi çünkü
yoktu.Bir seçim yapması gerekiyordu.
Tanrı’nın nasıl bir
iradeye sahip olduğunu ,bu seçimi nasıl yaptığını, ,ya da ortada gerçekten bir
seçim olup olmadığını anlamak maalesef mümkün değil.Çünkü bu bilme hali bizi
onun bilincine yönlendirir ve asıl Tanrı vasfına bizim sahip olmamız anlamına
gelirdi. Nasıl ki başka bir insanın bilincine sahip olmak o olmak demekse
,Tanrı’nın bilincine sahip olmak için Tanrı olmak gerekirdi.
Yaptığı seçimin
öncesini ve nedenini- bir öncesi ve
nedeni varsa tabi- bilmesek de sonuçlarını gözlemleme imkanımız oldu.
Var olduk .Var olan
diğer her şey gibi.
Söz ettiğim şey her
büyük dinde bahsi geçen klişeleşmiş yaratılış fikri değil.Tanrı bizi yaratırken
ortadaki sorun şuydu:kendisi artık Tanrı olamazdı.Çünkü yaratarak yokluktan
varlığa bir geçiş yaşamış, Tanrı’yı Tanrı yapan
yokken var-varken yok olma hususiyeti böylelikle sona ermişti.Tanrı
artık yok değildi,vardı.Ama var olduğu an Tanrı özelliklerini kaybetmişti.Tanrı
ötekini yaratmış,yaratmak için var olması gerektiğinden yokluğundan feragat
etmiş,bu da onu Tanrı vasfından
çıkarmıştı.Tanrı yaratmak adına kendini feda etmişti. Yaratan oydu ama artık
yaratan yoktu.Tanrı intihar etmişti! Sırf var olmak uğruna.
İlk yaratılanın,ne
olduğunun hiçbir önemi yok.O yaratıldığı an Tanrı ‘nın kendini karşılaştıracak
bir varlığı olmuş ,bu ona bir isim ve sıfatlar kazandırmış ,ne yazık ki diğer
tüm vasıflarını almıştı.Tanrı adını insanları yarattıktan sonra aldıysa da artık
Tanrı’lıktan çıkmıştı.Yalnızca vardı.Yokluğunu kaybetmişti ve işte sırf bu
yüzden adı Tanrı olsa da kendisi Tanrı değildi.Tanrı ölmüştü,ve bunu kendi
iradesiyle yapmıştı. Öyle ki ,bugünden sonra Tanrı adı artık kafamızdaki
kavramına karşılık gelmediğinden belki de Tanrı ismini terk etmek yerinde
olacaktır.
Peki neden yaratmak
istemişti?Neden hem yokluk hem de varlık durumuna sahipken yalnızca var olmayı seçmiş,ve bu uğurda
kendini feda etmişti? Belki de bu soruları cevaplamak Tanrı için bile mümkün olmadı.Çünkü sorular yaratıldığında
Tanrı çoktan ölmüştü.
Ya bundan sonra?
Tanrı bir defada,ilk
yaratmada bizim “her şey” diye nitelendirdiğimiz şeyi yaratmış
olabileceği gibi,yaratılma sırasıyla da gerçekleşmiş olabilir ,burası meçhul.
Bildiğimiz bir şey varsa Tanrı bizi yaratırken vasfını kaybetti ve Tanrı
olmaktan çıktı. Öte yandan her şeyin var olduğu bir kaynak özelliklerinden
feragat ederken var oluş enerjisi ve tüm bu özellikler varlıklara geçer.Bunu
daha somut bir örnekten düşünecek olursak bir yazarın yazdığı her kitapta
yazardan izler bulunur.Bu fikri,hepimizin içinde Tanrı var gibi popüler bir
söyleyişten ziyade ; var olan onun sayesinde var olduğu için var olma eylemi de
onu içermelidir , gibi bir sözle özetlemek daha doğru olacaktır.Tanrı kendini
de her şeyi de var etmiştir.Tek sorun Tanrı’nın var olması ,artık o olmaması
demektir.Çünkü karşılaştırma yapabileceği en küçük bir “öteki” varlık Tanrı’nın
kendi bilincine varması ve tümüyle varlığa geçiş yapması sonucu Tanrı
vasıflarını yitirmesi anlamına gelir. Diğer her şey var olurken Tanrı
ölmüş,hatta belki de yok olmuştur. Belki de şu an yokluk diye
nitelendirdiğimiz ama algılamamızın
imkansız olduğu kavram Tanrı’ya denk
geliyordur.Ve belki de Tanrı’nın başlangıçtaki var olma eylemi,aslında sonraki
yok olma eylemini gerçekleştirmek adına alınmış bir karardır.
Öyleyse tüm bunlar
hesaba katıldığında Budist din öğretilerinde ve pek çok filozofun da
hayatlarında gördüğümüz münzevilik,çevreden ve diğer varlıklardan uzaklaşma bir
nevi tekilliğe yönelen bir çaba ,bir arayıştır. Kendi içine dönme diye
adlandırdığımız felsefi öğretilerin bir çoğunun altında diğer varlıklardan
uzaklaşmak,tekilliğe yaklaşmak ve Tanrı’yı bir derece de olsa anlamaya çalışmak
ana fikirleri yatar. Var olduğumuz günden beridir nihai amacımız da budur :
Tanrı’nın tekilliğine ulaşmak , varlıkla yokluk arasındaki ince çizgiye
oturmak.
Öte yandan , ezelden
beridir “var” olan varlıkların Tanrı’nın
yokluk ve varlık arasındaki çizgisine ulaşması ne kadar mümkündür? Var olma
halinde olan bir şey zamanla yok
olabilir mi?Ya da şu anda yok halinde bulunması ihtimal dahilinde olan Tanrı
tekrar var olabilecek mi?
Daha fantastik bir yaklaşımla şu anda yokluk
tarafında bulunan Tanrı’ya ulaşmayı başaran bir varlık olursa ikisinin birleşip
tekrardan vasıflarına tam anlamıyla sahip bir Tanrı oluşturması mümkün müdür?
Peki Tanrı olmak,ona ulaşmak ,yoklukla varlık arasına girmek hem yokluğun hem
de varlığın sonunu getirmez mi?
Ve acaba tüm bu
soruların cevabını bulabileceğimiz bir gün gelecek mi?