27 Mayıs 2020 Çarşamba

Siverek Anıları-2


Kapıcının Oğlu                  

                                                                           
Siverek’te ilk yılım.Evimizi tamamen yerleştireli bir ay bile olmamasına rağmen okul zamanı gelmiş çatmış durumda.Mehmetçik İlköğretim Okulu’na kaydım yapılmış,ilk defa bir devlet okulunda okuyacağım için abartılı bir heyecanım var.En çok sevindiğim şey ise sabahçı öğlenci meselesi.Belki de DNA’ma kazınmış gizli kodlar yüzünden hiçbir zaman erken kalkmayı seven bir çocuk olmadım.Bu yüzden okula öğlen gitme fikri küçük bünyemi huzura kavuşturuyor.
O gün okulun ilk günü.Annemin çalıştığı yerle evimizin arası olsa olsa beş yüz metre.Saat on bire yaklaşırken eve uğrayıp hazırlanmama yardım etmesi beklediğim bir şey bu yüzden.Annem beni ve karnımda yaşayan rengarenk kelebekleri öperek uyandırıyor.Tuvalet,diş fırçalama,giyinme aktivitelerini içeren sabah rutini bitince annem evde bir şeyler atıştırmayı mı  yoksa apartmandaki diğer çocuklarla gazinoda tost yemeyi mi istediğimi soruyor.Arkadaş fikri cazip geldiğinden,alt komşu ve üst komşunun kapısını tıklatıp çocukları topluyorum ve hep beraber lojmanın çıkışına yakın olan gazinoya doğru yollanıyoruz.
Mehmetçik İlköğretim Okulu civardaki tek devlet okulu ve lojmandan çıkar çıkmaz sola döndüğünüzde kendinizi içerisinde buluyorsunuz.Bu lojmandaki bütün ailelerin orayı tercih etmesi için yeterli bir neden.Fakat ailelerin içinin tam anlamıyla rahat olduğu da söylenemez.Annem ve babamın gizli diyaloglarından anladığım üzere aşırı kalabalık sınıflara ve tehlikeli ailelerin çocuklarının dahil olduğu bir sürü olaya ev sahipliği yapıyor bu okul.Aşiret kelimesinin ne anlama geldiğini o zamanlar bilmiyorum ama kötü bir tat bırakıyor damağımda.
Belki de yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı yemek yedikten sonra biz lojmandaki çocukları toplaması için küçük askeri bir servis geliyor ve bir aydır oldukça sıkı fıkı olduğum arkadaşlarımla beraber lojmanın içinden geçerek okulun önüne kadar bırakılıyoruz.
4-A sınıfındayım.Yine dinlememem gereken konuşmalardan anladığım kadarıyla bu sınıf diğer sınıflara nazaran daha fazla memur çocuğu içeriyor.Yine de sınıfa girer girmez farklılığımı somut bir şekilde görebiliyorum.Ve bunu yalnızca ben değil,herkes görebiliyor.
Yeni bir sınıfa ilk adım atışımdaki stres o gün yapışıyor bedenime.Sonrasında yıllarca çıkmayacak.Sınıftakilerin her adımımı dikkatle izlediğini görüyorum,muhtemelen kimse tarafından duyulmayan bir merhaba dedikten sonra dikkatimi çeken ilk boş yere oturuyorum.Neyse ki burası ön sıralarda bir yer ve şansıma sınıfın geri kalanı önlerde oturmaya pek hevesli görünmüyor.
Ön sıra sevdası okula başladığım ilk günlerden beri benim bir parçam.Benim nazarımda tahtadan fiziksel olarak ne kadar uzaklaşırsan dersten ve anlatılan konudan da o orantıda uzaklaşırsın.Bu gerçeği hep biliyordum ve kendimi bildim bileli bahanem hazırdı.
“Öğretmenim,gözlerim bozuk.”
Fiziksel kusurlarınız bu toplumda ruhsal sorunlarınız ve prensiplerinizden her zaman daha fazla kabul görür.En azından yetişkinler tarafından.Çocuklar içinse her şey alaya alınacak bir malzeme haline gelebilir.Neyse ki  bugüne kadar hiçbir öğretmen bana  ‘peki gözlüğün ne işe yarıyor’ diye sormadı.
Sınıfın hınca hınç dolu olduğunun farkındayım.Sıralar duvarlara dayanmış olmasına rağmen,küçücük çocuklar aralardan zor sığıyor.Öğretmenin ayakta ders anlatmasına izin verecek herhangi bir alan mevcut değil ve ben ilk defa böyle bir düzen gördüğümden merakla olacakları bekliyorum.
Öğretmen içeri girmeden önce dikkatimi bu sefer farklı bir şey çekiyor.İnsanları anlamadığımı fark ediyorum.Empati kuramadığımdan değil, konuştukları dilleri bilmediğimden.
Bunları yazarken,her göçmen çocuğun bu çaresizlik hissine kapılmış olabileceği gerçeği dank ediyor kafama.Ama o zamanlar küçüğüm ve bencil olma sanatını iyi icra ediyorum,bu tür şeyler aklımın ucundan bile geçmiyor.Yine de sonradan Kürtçe ve Zazaca olduğunu öğreneceğim bu iki dille yavaş yavaş tanışırken acaba kendi dilimle bu insanlarla anlaşabilecek miyim diye endişeleniyorum.
Öğretmenin sınıfa girişi rahatlatıcı bir etken.Kısacık,sevimli bir adam.Adı Yüksel.Gözlüklü olması bir an için beni korkutuyor çünkü gözlük takan biri benim ön sıralarda oturmamın gerekliliğini sorgulayabilir.Küçük beynimle,gereksiz olduğunu o an için algılayamadığım seneryoları yazarken Yüksel Öğretmen bana dönüyor ve kocaman bir gülümsemeyle konuşmaya başlıyor.
“Arkadaşlar Eylül sınıfımıza yeni geldi.Şimdi önce Eylül ,sonra sağ baştan herkes sırasıyla kendini sınıfa tanıtacak tamam mı?”
Öğretmenin Türkçesi güzel sayılırdı.Garip bir şivesi vardı ama bu çok daha umurumda sayılmazdı.Utangaç bir ifadeyle ayağa kalktım.
“Adım Eylül.Dokuz buçuk yaşındayım.Balıkesir’den geliyorum.Bir kardeşim var,erkek.Annem hemşire babam asker.” Yaş çok önemli,söylemesem olmaz.
“Oo,asker çocuğusun ha.”diyor Yüksel öğretmen,yoksa burada ne işin var,edası ve anlayışlı bakışlarıyla.”Peki kalk Gamze kızım başla bakalım.”
Gamze kıvırcık saçlı bir kız.Onu ilerleyen günlerde pek de sevmeyeceğim.
Herkes kendini tanıtırken sayıyorum,toplamda otuz altı kişiyiz.Diğer şubelerin mevcutlarının kırkın üzerinde olduğunu duymuştum.Bu otuz altı kişiden neredeyse hepsinin hayatımda büyük izler bırakacak olduğunu henüz bilmiyorum.Bazıları Gamze gibi çok da hoş olmayan deneyimler yaşamama sebep olacak belki evet ama bazıları hiçbir zaman unutamayacağım tatlılıkta anılar armağan edecek bana.
Onları dinlerken aklımdan geçenler bunlar değil elbette.Geleceği öngörmek istisnasız ve durmaksızın yanlış tahminler yapmaktan ibarettir.Henüz bir çocuğum ve anı yaşamak konusunda bütün yetişkinlere fark atarım.Arkadaşlarımı dinlerken tek yapmaya çalıştığım bütün ses niteliklerini birbirinden ayırt etmek ve görünüşlerini hafızama kazımak.Bazı insanlar diğerlerinden daha kolay akılda kalır her zaman.
Rengin diye bir kız var mesela,en iyi arkadaşım olacak birkaç hafta içinde.Biraz hızlı konuşuyor ama çok şükür anlayabiliyorum söylediklerini.Babası öğretmen,bu yüzden sınıftakiler saygı duyuyor ona.Baver var sonra,beni bir sınavda geçmeyi başardığında tanıştık onunla.Tatlı bir rekabetle arkadaş olduk yine de.Onun da annesi öğretmen,sınıftakiler seviyor onu.Zeytin gözlü,kapkara saçlı Fırat var bir de. Babası esnaf,çocuk giysileri satıyor.Diğer çocuklara göre zengin sayılır.Onu da herkes seviyor,sonradan öğreniyorum ki o da Rengin’i seviyor.
Kendi işinizi bulana kadar insanlar sizi hep ya babanızın ya annenizin mesleğine bakarak yargılıyor.Ne garip.Hatta belki sonrasında da sürüyor bu mesele,bu sefer de bir tür karşılaştırma yapılıyor aileniz işiyle sizinki arasında.Doktorun,avukatın oğlu fotoğrafçılık okursa kınanıyor,memurun kızı babasından daha az maaşla çalışmaya başlarsa toplum tarafından eleştiriliyor.Sürekli ve sonu gelmeyen bir yetersizlik ve daha iyisine ulaşma zorunluluğu fikri empose ediliyor bize.Hem de biz henüz çok genç ve sağlıklı beyinlere sahipken bile.
Mesela asker çocuğuyum ben.Sınıftakiler duyunca kısaca onaylarlar.Ne geçer akıllarından pek bilmem.Her gittiğim okulda da yaşarım bu seneryoyu.Severler genelde bizi ama öyle her yerde değil.Bakış açısı değişince sevme derecesi de değişiyor tabi.Ama yine de genel anlamda bir saygı uyandırıyor bu durum insanlarda görebiliyorum.Asker çocuğuyum ben,tınısı hoş.
Sınıfta her türden çocuk var.Annem de babam da öğretmendir, diyor birisi kırık Türkçesiyle.Polis kızıyım,annem hastanede memurdur,babam ziraatçı.
Fark edilir çoğunluk gerçekten de memur çocuğu.Hepsi ne güzel.Çocuklar böyle göğüsleri kabara kabara anne babasının işini söylerken tebrik edesim geliyor onları.Bravo,harikasın.Çok başarılısın.Aferin sana.
Sonra sıcacık,çok tatlı bir ses duyar gibi oluyorum biraz arkamdan.Kısık mı kısık, incecik bir ses.Sanki ağzını hareket ettirmeye utanıyor.
Babam kapıcıdır,diyor çocuk.Annem ev hanımıdır.Sekiz kardeşizdir,ben altıncıyımdır.İki ablam evlidir,beş de yeğenim vardır.
İstemsizce arkamı dönüyorum,sesini daha iyi duymak için.Bu insanların konuşma şeklini sevdiğime kanaat getiriyorum,her cümlenin sonuna gerekli de olsa gereksiz de –dır ekliyorlar,Türkçe’yi doğru konuşma çabasıyla.
Ha,adım da Yunus’tur diyor çocuk,unuttuğunu fark edip.Sonra hemen oturuyor.Gözleri boncuk boncuk,pek sevimli bir çocuk Yunus,ama konuşmasını anlamak için kulak kesilmeniz gerekiyor yoksa mümkün değil duymazsınız.
Bu sefer biraz duraksıyorum.Kapıcının ne olduğunu bildiğimden emin değilim ama bilinçaltımda oldukça mütevazı bir yaşam fikri çağrıştırıyor.Yine de akşam evde anneme sormak için aklımın bir köşesine not ediyorum,ders devam ediyor.
Tanışma faslı bitiyor,hoca hiçbir zaman için öğrencilerin dinlemediği o ‘Bu sene neler yapacağız?’ konuşmasını geçiyor özetle.Zil çalıyor.Kantin,tanışmacalar.Bir sonraki ders.Rengin yanıma oturmak istiyor.Teneffüs,tuvalet,okulu turlamaca.Ders.
Eve dönünce de artık otomatikleşmiş hareketlerle çanta evin kapısına bıraklıyor,beden sanki tüm gün temiz hava hasreti çekmiş gibi sokağa fırlatılıyor.Cebimde birkaç bilye;önce bakıyorum etrafta ‘üt’ecek kim var diye.Parkın orada bir iki arkadaşımı görüyorum,boş boş oturup ellerine gelen otları yoluyorlar.Beni görüdüklerine sevinmelerine seviniyorum.Bir iki misket atışıyoruz.Bütün bilyelerini  ütmeme rağmen geri veriyorum,insanların malında hak iddia etmeyi beceremiyorum en başta hak etmiş olsam da.
Annem eve dönünce kapıcının ne anlama geldiğini soruyorum.Tahminim yanlış sayılmaz.Anladığım kadarıyla sınıfımızdaki en gariban insan Yunus.Üstelik ne kadar beyefendi,on yaşında bir çocuk bile anlıyor onun iyi niyetini,temiz kalbini.
Aylar Einstein’in meşhur enerji denklemini çiğneyecek bir hızla geçiyor.Her zamanki gibi farkına varmadan alışıyorum çevreme.Kendi aralarında ana dillerini konuşan arkadaşlarımın neler söylediğini az çok anlayabilecek duruma geliyorum.Benimle Türkçe konuşma azminde olan arkadaşlarımın bazılarından da garip bir şive takılıyor dilime.K’ler daha gırtlaktan çıkıyor,özellikle de Ceren diye bir kızla arkadaşlık ettiğimde.Bir soru sorduğumda hep ‘yogh’ diyor ‘hayır’ anlamında.Ödev var mı bugün?Yogh.
Annem konuşma şeklimi komik buluyor,evde eğleniyoruz.
Lojmandaki diğer arkadaşlarımla oynarken de fark ediyorum onların dilindeki değişiklikleri.Bir gün yine misket atışırken sokakta,pek de sevmediğimiz Hüseyin diye bir arkadaş yanımıza uğruyor.
“Loo!”diyor,okuldakilerden ödünç aldığı meşhur hitabet şekliyle.”Koyun ortaya iki vuruşagh.”
Çok da istemeyerek kabul ediyoruz bu teklifi.Şimdi oyun biraz daha stresli hale geliyor çünkü biliyoruz ki Hüseyin üterse alacak tüm bilyeleri.Birkaç kez yaptı küçüklere, oynayınca kazanmasa bile onları daha kolay kandırabiliyor çünkü.
Hırsımı çaktırmamaya çalışarak bir iki defa vuruyorum Hüseyin’in bilyelerini.Hüseyin suratını asarsa tatmin oluyorum yaptığım işten.Kazanacak gibi görünüyoruz.Ama çok geçmeden Hüseyin’in bilyesi sanki kocaman bir top halini alıyor,bir anda beş altı tane bilyeyi ütmeye başlıyor.Göz açıp kapayıncaya kadar çoğunluğunu babama aldırdığım birazını da sokakta kazandığım bilyelerin hepsi Hüseyin’in cebine iniveriyor.
“Eywallah.”diyor ağzını bükerek. “Bir daha yenilmek isterseniz görüşürügh.”
Yenilmenin verdiği o ağırlıkla çöküyoruz toprağa.
“Üttü çocuk yaw hepsini.” diyor arkadaşım,kaşları çatık çatık.
“He walla.”diyorum ben de,biraz üzüntüyle.
Ertesi gün okulda teneffüslerde bir şenlik başlıyor.Herkes toplanmış,koridorda bilye atışanları seyrediyor.Rakipler sınıf sınıf ayrılmış.Bir bakıyorum ki bizim sınıftan on on beş kişi E şubesinin elemanlarının bilyelerini ütmeye çalışıyor.Hemen gidiyorum yanlarına.Herkes kendi bilyelerini ortadaki kare fayansın üzerine dizmiş,sıra sıra atıyor karenin dışına çıkartınca da alıveriyor.Dün olanlara pek bir sinirleniyorum,çocukların bu halini görünce.Hüseyin ütmemiş olsa bilyelerimi şimdi oynardım ben de.
Ben öyle mutsuz mutsuz dikilirken Yunus yaklaşıyor yanıma.
“Kız,niye oynamirsen?”
Kız,bütün kızlara seslenmek için kullanılan genel bir kelime orada.İlk başlarda hiç hoşlanmasam da alıştım bu hitabet şekline.Hatta bununla kalmadım,altında yatan cinsiyetçi anlamları tümüyle görmezden gelerek üzerine bir de ben kullanmaya başladım.Tanımadığım insanlara ‘kız’ ya da ‘çocuk’ diye sesleniyorum.
“Hepsini üttü bir arkadaşım.”diye cevap verdim.
“Kimdir?”
Merak ettiğini fark edip Hüseyin’i bulmak için kalabalığa göz gezdiriyorum.E şubesinin atıcıları arasında,bağıra bağıra ütüyor gene birilerini.
“Aha,şurda.”
Yunus bir bakıyor şöyle,küçücük boncuk gibi gözleriyle.
“Eyi.”diyor.”Bekle hele.”
Merak edip izliyorum Yunus’u.Çocukların yanına gidiyor cebinden birkaç bilye çıkarıp ortaya koyuyor.Hüseyin’e eliyle işaret ediyor.
“Sie atsana hele.”
Hüseyin omuz silkiyor,Yunus’la karşılıklı atışmaya başlıyorlar.Yunus birkaç tane bilyeyi çıkarıyor karenin dışına.Sonra bana bakıyor mutlu mutlu.O zaman anlıyorum ki Hüseyin’den bilyelerimi geri almaya çalışıyor ki ben de oynayabileyim.İçim sımsıcacık oluyor.Ayağında kim bilir hangi abisinden ya da ablasından kalmış birkaç numara büyük ayakkabıları,rengi solmuş tişörtü ve incecik bir kemerle zor tutturduğu pantalonu; tüm gücüyle ben de oynayayım diye bilyelerimi geri almaya çalışıyor.
Hadi be,diyorum içimden.Bilyelerimi umursadığım yok ama Yunus bana bilyeleri verebilirse çok mutlu olacak.Ben de o mutlu olsun diye,tüm gönlümle Hüseyin’i yensin istiyorum.
Yunus’un demir bir bilyesi var.Okula geldiğimden beri ne zaman beraber misket oynasak onunla atış yapar.Diğer bilyelerden ağır olması sayesinde de vurdu mu bir sürü bilye üter ve genelde kazanır.Fakat öyle görünüyor ki demir bilye bu sefer pek işe yaramıyor.Hüseyin,fena biliyor bu işi,piç kurusu.Yunus dili dişlerinin arasına sıkışmış bir biçimde hırsla mücadale etse de teneffüs zili çalarken ortadaki bütün bilyeler gene Hüseyin’in eline geçiyor.
İçimi bir çaresizlik kaplıyor.Şimdi suçlu da hissediyorum kendimi çünkü Yunus’un bilyelerinin de hepsi gitti benim yüzümden.Omuzları düşmüş,suratı asılmış Yunus geliyor yanıma.Birkaç saniye bakıyoruz birbirimize.Ne diyeceğimi bilemiyorum.
Sonra Yunus hiç beklemediğim bir şey yapıyor.Cebinde en son kalan,her oyunda vuruş için kullandığı demir bilyeyi çıkarıp bana uzatıyor.
“Al.”diyor kısık sesiyle.”Bunla ütersin,fişşek gibidir walla.”
Boğazım düğümleniyor o anda.
“Eee,”diyorum güçlükle. “Senin bilyen kalmadı ama.”
“Olsun.”diyor çocuk hafifçe gülümseyerek. “Benim bacım bu ay alacak bena on dene zaten,eyle dedi.”
Sonra sınıfa doğru koşuyor başka bir şey demeden.Ben öylece kalakalıyorum ağlamaklı.Dokuz buçuk yıldır bilinçli olan beynim daha önce böylesine bir iyilik böylesine bir fedakarlık görmedi.Ben onun yoksulluğuna dert yanarken,o benim halime üzülüp kendi bilyesini vermişti bana.Ablası maaşıyla on tane alacaktı kendisine,bu yetiyordu ona.On tane,diye düşünüyorum bir kez daha .Utanıyorum babamın benim için aldığı beş yüz bilye aklıma gelince.
Yunus’un demir bilyesi ağırlaşıyor elimde.Ona teşekkür bile etmedim daha.Ne yapmalı?Ne yapmalı?
Akşam eve dönünce ilk iş babama koşuyorum.
“Baba?”
“Efendim.”
“Bana bilye alır mısın?”
“Aldık ya kızım,daha kaç hafta oldu.”
“Bir arkadaşıma hediye etçem baba,bana bugün kendi bilyesini verdi.Demir hem de.”
“İyi,alırız.”diyor babam.”Ne kadar istiyorsun?”
“Çok al baba.” diyorum. “Yüz tane al.Son bilyesini verdi bana.”
“Peki,peki.”diyor babam sakin sakin.Televizyon izlemeye dönüyor ama ben dik dik bakmaya devam ediyorum babama.
“Noldu?”
“Baba..şimdi alsak,ha,olmaz mı?”
Babam gözlerini deviriyor ama biliyorum bana hayır demez kolay kolay.O akşam çarşıdaki tek oyuncakçıya giriyoruz.Babam yüz tane Yunus’a yüz tane de bana bilye alıyor.İçim kıpır kıpır olmuş bir halde bir yandan babama teşekkür ediyor bir yandan da bilyeleri Yunus’a verdiğimde neler olacağını merak ediyorum.
Ertesi sabah sınıfın kapısından girer girmez bilyeleri çıkarıyorum çantamdan.Yunus’un oturduğu sıranın yanına geliyorum.Poşeti uzatıyorum ona yavaşça.
Önce anlamadan boş boş bakıyor bana.
“Bilye.”diyorum. “Hediye getirdim sana.”
Bakışları yumuşuyor hemencecik.Merakla alıyor poşeti elimden,burnunu sokuyor içine.
Zazaca olduğunu tahmin ettiğim bir heyecan ifadesiyle bağırıyor.Büyük bir heyecanla yanındaki arkadaşına gösteriyor.Sonra bir an için durulduğunu görüyorum.Bana dönüyor tekrardan.
“Hgediyedir şimdigh bu?.”diyor.
“Evet.”
“Çoghdur ama.Nerden almışsen?”
Gururunu incitebileceğimi düşünüp “Üttüm.”diyorum,satın aldım demek yerine.
“A o çocuktan?”
“He.”diyorum kısaca.
Bakıyorum ki gözleri pırıl pırıl pek bir mutlu olmuş,çok iyi hissediyorum kendimi.
“Oynarız beraber gene.” diyorum. “Ha,al bak bu da demir bilyen.”
Cebimde duran bilyesini de uzatıyorum çocuğa,uzanıp alıyor.Bir bana,bir bilye dolu poşete bakıyor mahcup mahcup gülümsüyor sonra.
“Sağolasın Eylül.”diyor.
Adımı duymanın verdiği mahcubiyetle ben de utanıyorum.
“İlk sen bana hediye verdin.Sen sağol.”diye karşılık veriyorum.Sonra çok içimden geliyor bir de sarılıyorum.Geri çekiliyorum bir de bakıyorum ki Yunus’un yanakları utançtan al al olmuş.
Ben o yıl hiç unutmayacağım günler yaşıyorum.Evet bazıları gerçekten kötü,ve üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala hatırladığımda tüylerim diken diken oluyor.Ama bazıları var ki,en kötü günümde bile içime sıcacık bir his yayılmasına neden oluyor,bana insanların o kadar da kötü olmadığını,bu çağda bile düşünmeden bir başkası için fedakarlık yapabilecek kişilerin olduğu gerçeğini anımsatıyor.Yunus gibiler bana umut veriyor,Nazım’ın bahsettiği o güzel günleri müjdeliyor.
Yunus’un babası kapıcıydı.Mesleği diğer ailelerinkinden daha saygın olmasa da,ben Yunus’a herkesten daha çok saygı duydum.Yunus bana saygınlığın meslekle,makamla alakası olmadığını gösterdi.Saygıyı hak eden tek şey güzel bir insan olmaktı.
Yunus çok güzel bir insandı.Bazen merak ediyorum,şimdi nerelerde ne yapıyor?Okuyor mu hala yoksa babası gibi bir kapıcı mı oldu acaba o da?Tanıştığım ilk kapıcı oğlu,Yunus’tu.Bütün kapıcı oğulları onun gibidir bilmem ama ara sıra aklıma geliyor soruyorum kendi kendime,daha fazla kapıcının oğlu olsaydı bu ülkede,şimdi nasıl bir cennette yaşıyor olurduk ?




9 Mayıs 2020 Cumartesi

Cehalet

CEHALET DEĞİL AMA CEHALETİN CEHALETİ BİLGİNİN ÖLÜMÜDÜR*

 Yıllar boyunca filozoflar cehaleti bir eksiklik olarak tanımladılar. Söz ettikleri şey bilginin, belki de bilme eyleminin eksikliğiydi. Peki bilme eylemi nasıl gerçekleştirilirdi? Bir şey nasıl bilinebilir, dahası bir insan bir şeyi bildiğinin nasıl farkına varabilirdi? Bilmek neydi? Tüm bu sorular felsefenin kalbi olan epistemoloji disiplininin doğmasına sebep oldu. Epistemolojide, suje bilgi arayışında olan, gerçeğe; sezgi ,gözlem, akıl gibi değerlerle ulaşmaya çalışan varlık olarak tanımlanır. Obje dediğimiz ise ulaşılmaya çalışılan varlık, sorulan soruların nedenidir. Bu bağlamda bilgi ise suje ve obje arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Sujenin sorgulaması sonucunda ortaya çıkan varlıktır. İşte bu ilişkinin eksikliği insanı doğrudan cehalete ve belirsizliğe götürecektir.

Peki bu durum ne kadar kötüdür? Alfred Whitehead, asıl acınası olanın cehalet değil de cehaletin farkında olmamak olduğunu söyler. Çünkü bilmemenin bilincinde olmak buna zıt olan doğrultuda ilerlemenin birinci adımıdır. Fakat sözünü ettiğimiz bu bilmeyen kişi bilmediğinin ayırdına varamaz ise bu adım hiçbir zaman atılamaz. İnsan, beyninde bir algı oluşturamadan düşünemez. Düşünemezse değişemez ,değişemezse gelişemez .Tüm bu algıyı başlatan ise bilincinde olma halidir. Cehaletin cehaletinden bahsettiğimizde ise böyle bir hâl söz konusu değildir. Bu da bilmeye doğru herhangi bir ilerlemenin hiç yaşanmayacağı anlamına gelir çünkü her şeyi başlatan etken eksiktir. Bu da bilmenin daha başlamadan bitmesi, doğmadan ölmesi demektir.

Yıllardır bilinenin nereden geldiği, objelerin gerçekliğinin sujeden bağımsız olup olmadığı ve bir şeyi bilip bilmemenin nasıl anlaşıldığı üzerine filozoflar ilginç düşünceler ortaya atmıştır. Özellikle empiristler ve rasyonalistler bu konuda tartışmalarda bulunmuşlardır. Örneğin empiristler bilginin yalnızca duyularla elde edilebileceğini, rasyonalistler ise aklın ebedi ve bilen olduğunu, doğduğumuz ilk andan itibaren beynimizde bilginin mevcut olduğunu savunurlar. Sofistler piyasadaki ilk kuşkuculardır, doğru bilginin imkansızlığını savunmuşlardır. Sofizmden sonra ortaya çıkmış olan septisizmin öncülerinden biri olan Gorgias ise varlığı tümden yadsımış; varlık varsa dahi bilinemeyeceğini, bilinse dahi aktarılamayacağını söylemiştir. Tüm bu felsefi akımlar epistemolojiden beslenmiştir. Epistemolojide ise bilgi düşünülerek elde edilen bir ilişkiden ibaret olup sorgulama eylemine sahip olan insan tarafından elde edilir. Yani bilginin sujeden bağımsız olması düşünülemez. Bilginin bilinmesi ise bilgi kavramının beyinde sorgulanıp bir sonuca bağlandıktan sonra, kendisinin bu kavramın içinde olup olmadığını kararlaştırılarak elde edilen fonksiyonel bir farkındalık durumudur. İnsan kendini tanımlamak amacıyla bu işlemi her gün yerine getirir. Örneğin susamış biri, önce beyninde susuz olmanın tanımını bulacak sonra içinde bulunduğu durumun bu tanıma uygun olup olmadığını beyninde tartacaktır. Eğer bu bağlamlar birbiriyle örtüşüyorsa susuz olduğu sonucunu çıkaracak ve sonrasında da bu durumun bir an önce değişmesi için harekete geçecektir. Böyle bir durumda sujeye göre kendisi, bir objeye dönüşür.

 Bilmediğini bilen bir insanın beyninde tüm bu sistem sorunsuz işler. Çünkü bilmenin tanımıyla kendisinde var olan özelliklerin uyuşmadığının farkına varır varmaz beyni onu bilme işlemini gerçekleştirmediği sonucuna ulaşır. Bu durumda susuzluğun giderilmesi için nasıl harekete geçilirse cehaletin giderilmesini için de harekete geçilir ve bunda hiçbir sorun yoktur. Geç kalınmış fakat en sonunda bilgiye giden yol bulunmuştur. Yanlış yolda olanların, cehaletlerinin cehaletini yaşayanların, hatası ise ya bilginin tanımının doğru olmamasından ya da bilgi ve kriter bağlayıcı etkenlerin bozulmasından kaynaklanır. Diğer bir ihtimal ise kendisinin farkında olmamasındandır ki Aristotales‘in “Kendini bilmek tüm bilgeliğin başlangıcıdır.” sözü göz önüne alınırsa bu trajik bir durumdur. Şimdi bu üç sonucun sistemde nasıl bir arıza çıkarttığını irdeleyelim:

 Bilgi denilen kavramın doğru tanımlanmamış olması, gerekli özelliklerin yanlış karşılaştırılmasına neden olur. Örneğin bana göre bilmek, düşünmekse; bilmenin düşünmemek olduğuna inanan bir insan kendisi de düşünmüyor olsa dahi bu özelliğe uyduğu için bildiği kanısına varacaktır. Fakat bu yargı bizi şöyle bir sorunla karşı karşıya bırakır: Bilmenin kesin bir tanımı var mıdır? Bilmenin, düşünmemek olduğunu düşünen “cahil insan” niye yanılıyor olsun? Bilmenin ne olduğuna ne zaman karar verildi ve bunun dışında kalanlar tümden yanlış sayıldı? Bu bizi nereye götürür?
 Epistemolojide bilginin doğruluk şartının sağlanması nesnenin özellikleriyle ilişkilidir. Yani düşünmek sujenin işidir ve bilgi sujede birikir ama bilginin doğruluğu tamamıyla obje üzerinde gerçekleşir. Örneğin, karın mavi oluşu bir bilgidir fakat doğru değildir. Kar beyazdır, doğru olan da budur ama derine inildiğinde kara beyaz tanımının verilmesi sujenin işidir. Yani suje dolaylı yoldan kendi yarattığı gerçekler üzerine düşünmektedir ve bunun sonucu olarak da kendi bilgisini doğrulaması yine kendi bilgisine bağlıdır. Doğduğu günden itibaren bir çocuğa karın mavi olduğunu söylerseniz, o çocuk için kar her zaman mavi olacaktır. Algıladığı beyaz renk beyninde “bu mavi” düşüncesi uyandıracaktır ve bunun sonucu olarak çocuk özünde yanlış bir bilgiye fakat kendi beynine göre doğru bir bilgiye sahip olacaktır. Cehaletinin cehaletini yaşayan bir insanın durumu da tam olarak budur.

 İkinci sorun, sahip olunan özelliklerle tanımın doğru eşleştirilememesinden kaynaklanır. Mevcut bir bilgiyi ve durumu birbirleriyle ilişkilendirmek her zaman doğru sonuçlar vermeyebilir. Yanlış iliklenmiş düğmeler gibi yanlış bağlanmış bilgi ve durum ortaya çelişkiler çıkaracak ve belki de cehaletin tanımını bilen bir insanda kriterlerin doğru bilgilere ulaşamaması sonucu bu cahil insan, kendi cehaletini kavrayamayacaktır.

Üçüncü sorun ise kendini bilmemek ya da diğer bir ifadeyle kendi objesi olamamaktır. Beyin kendi farkındalığına sahip tek organdır. Bu da onu kendini tanımaya ve dolayısıyla çevreye yaptığı gibi kendisini de sorgulamaya yöneltir. Bunun sonucu olarak her insan beyninin içinde, kendisinin olduğunu düşündüğü bir birey daha yaşatır. Eğer bu birey, sujenin gerçek halinden fazlasıyla farklıysa cahil insan cehaletin tanımına kendisinin uymadığına kanaat getirecek ve kaçınılmaz olarak da bilginin ölümü böylece gerçekleşecektir.

Toparlayacak olursak, cehalet bilginin eksikliğiyse eğer ve bilgi de, bilginin bilinmesi de belli bir sistemle elde ediliyorsa bu sistemin çalışmasını engelleyecek faktörler cehaletin sebebini oluşturur. Cehalet, farkına varıldığı sürece kötü olarak tanımlanamaz fakat cehaletinin farkında olmayan bir birey, kendi elleriyle bilgiyi tümden öldürmüş olur. Doğru olan cehaletimizin farkına varmak ve bilginin yolunda ilerlemektir. Bilgi ,doğruya ulaştırır. Sokrates’in de dediği gibi: “Sadece bir iyi vardır,o da bilgidir.”

*Bu yazı liseler arasında düzenlenen 2.KKTC Felsefe Olimpiyatları'nda birincilik ödülü almıştır.

7 Mayıs 2020 Perşembe

Tanrı İntihar Etti


Tanrı İntihar Etti 

“..ama Tanrı öldü, onunla birlikte öldüler o günahlar da. Tanrı nerede? Size söyleyeceğim. Öldürdük onu-siz ve ben.’’

Demişti sevgili Nietzsche bir zamanlar, bu sözün yıllar sonra eline kendisi hakkında bir kitap dahi almamış olan herkesin ağzına dolanacağını tahmin etmeden.Kaldı ki ,yanılıyordu. Tanrı ölmüştü evet onu öldüren kişi “siz ve ben” değildik.Tanrı intihar etmişti.Evet, hem de yalnızca var olmak uğruna.

 Var olduğunuzu nasıl anlarsınız? Annenizin karnından hayata isyankar duygularınızla kendinizi yırtarcasına ağlayarak çıktığınız o saniyeden itibaren var olduğunuzu düşünüyorsunuz. Hatta geriye dönüp baktığınızda biraz kafa yoruyor ,annenizin karnında geçirdiğiniz dokuz aylık süreçte de “var “ olduğunuzu söyleyebiliyorsunuz.Peki ya öncesinde? Babanızın spermi ve annenizin yumurtası birleşmeden de var mıydınız? Bu soruya doğru yanıtı bulmak adına belirteçlere ve elle tutulur bir tanıma ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız bir bakıma haklısınız. Ama varlığın genel anlamda yokluğun zıttı olduğunu kabul gören basit bir düşünme biçiminden yola çıkarak siz bir zigot haline gelmeden önce de var olduğunuzu söyleyebiliriz.Annenizin yumurtasında,babanızın milyonlarca sperminin  birinin içinde var olduğunuzun bilincinde olmasanız da “var”dınız. Bir aşama daha geriye gidildiğinde anneniz doğduğu anda bile onun içindeydiniz-çünkü kadınlar yumurtalıklarıyla doğar.Ve anneanneniz doğduğunda da,ve anneannenizin annesi doğduğunda da…

Peki siz ne zaman yoktunuz? Belki de yoktuk ama algılayamıyorduk diyor olabilirsiniz elbette. Tek sorun şu ki olmayan bir şeyin ,olan bir parçası olamaz.Yokluk algılanabilseydi yokluk olmaktan çıkardı.Yokluk var olan bir şey olsaydı adına yokluk denmezdi.Yokluk “yok” olmak zorundaydı çünkü ancak bu şekilde ona yokluk denebilirdi. Bu bakımdan varlığın var olmasının yegâne sebebi yokluğunun olmayışıydı.

Öte yandan diğer bir bağlamda incelendiğinde var olduğumuzdan nasıl emin olabilirdik? Elbette diğer tüm isimleri,kavramların varlığına nasıl kanaat getiriyorsak öyle..karşılaştırarak.

Sizi siz yapan tüm değerleri düşünün. Yardımseverim? Harika. Çok kiloluyum! Olabilir. Zekiyim. Pekâlâ.

Tüm bu kelimelerin çıkış noktasını hiç düşündünüz mü? Analitik ya da fonetik açıdan değil de bu kavramların var oluş aşamasından bahsediyorum.Yardımsever olduğunuzu nasıl anlarsınız örneğin? Ya da kilolu olduğunuzu? Kendine ilk kilolu diyen insan bunu neden demiştir sizce? Elbette diğer insanlarla kendini karşılaştırma yetisine sahip olduğu için.İsimler ,sıfatlar ve diğer tüm kavramlar şüphesiz ki diğer varoluşların  varlığında ortaya çıkan kelimelerdir. Beyinlerimiz farkları algılamak üzere evrimleşmiştir.Hayatta kalmak nesnelerin farkını algılamak ve bu sayede yalnızca ihtiyacın olan nesneyle etkileşmekle beraber hayatta kalma eylemine  zarar verecek her ne ise ondan uzak durmaktır.Bu durum kendini şu şekilde su yüzüne çıkarır: Duyu organlarıyla çevresini algılayan insan örneğin gözleriyle iki varlığı seçer .Gözlerinden gelen sinyaller sayesinde beyin bu varlıkların farklı olduğunu algılar. Beyinde farklılık durumuna uygun düşen kelimeler yer alıyorsa bu durum kendini basit bir söz oyununa bırakır. “Bu daha eski,o daha güzel, şu daha soluk..” Kelimesiz beyinlerde ,örneğin nesnelerin birbirinden farklı isimleri  ya da sıfatları olduğunu henüz öğrenmemiş bir bebekte, iki nesne arasındaki fark aşikar olmasına karşın bunu kendi varlığıyla sözel bir şekilde karşılaştıramayacağından bebek kendini tanımlama yetisinden yoksundur.Bu yüzden bir bebek zeki, zayıf, mutlu ya da üzgün olduğunu bilmez.Bu sıfatları onlara yapıştıran kişi ancak kelimelere sahip  bir dış beyindir.Bir ebeveyn kendi bebeğini diğer bebeklerle karşılaştırıp bu tür yorumlarda bulunabilir.

Kelimeler olmadan karşılaştırma işi sözel ya da yazınsal bir aktivite boyutuna gelmez ama “diğer” in varlığı bir iletişim yolunu zorunlu kılar. Toplum tarafından çok kabul gören bir tutumdur,her canlının kendine özgü bir iletişim becerisinin olması. Bir diğerinin varlığı olduğu sürece iletişim zorunludur ve bu da her zaman bizim anladığımız türde olmasa da isimlerin,sıfatların ve tüm varoluşsal kavramların ortaya çıkmasına neden olur.Örneğin yunuslar sürülerindeki her bir bireye farklı bir sesle hitap ederler.Bu yunusların “diğerleri” ve “ben” bilincinde olduğunun bir kanıtı olmasının yanı sıra , kendi farklılıklarını algılayabildiklerinin de bir  göstergesidir.

İşte bu durumda ortaya çıkan dehşet verici soru şu: tamamen yalnız olsak, var olduğumuzu anlar mıydık? Dahası var olur muyduk?

Olumlu bir cevap veriyor olmanız ihtimal dahilinde.Elbette diyorsunuz,şimdi tüm insanlar  yok olsa ve ben dünyada yalnız kalsam tabi ki var olmaya  devam ederim. Fakat  bahsettiğim bu tür bir yalnızlık değil.Kendi türünüzden hiçbir canlının var olmaması sizin kendinizi başka varlıklarla karşılaştırıp sonuç almanıza engel değildir. Kendinizi maymunlarla karşılaştırıp ,benliğinize “tüysüz” sıfatını yakıştırabilir, yılanları görüp “bacaklı” olduğunuza kanaat getirebilir hatta bitkileri görüp “hareketli” bir canlı olduğunuzu söyleyebilirsiniz. Farklılık dereceleri artsa da karşılaştırma imkanınız hep vardır.  Ayrıyeten bu durum canlılara özgü olmadığı gibi, kendinizi  denizle ve dağlarla karşılaştırıp “küçük” olduğunuzun farkına varmak da bir hayli mümkündür.

Bahsettiğimiz yalnızlık ise nihai tekilliktir.”Varlık” namına var olan tek şeyin siz olduğu bir        - evren demek doğru olmaz- hiçlikte var olduğunuza kanaat getirmenizin bir yolu var mıdır?Başka bir deyişle,bilinciniz algılayabileceği tek bir öteki varlık yokken -zaman ve mekan da buna dahil olmak üzere- kendinizi algılayabilir miydiniz?

Hapishanelerdeki  hücrelerde uzun süre mahkûm kalan,ya da hayatının bir kısmında esir düşmüş insanların bazıları bu dehşeti şu tür sözlerle ifade ederler:

“Hiçbir şey yok gibiydi.Tüm gerçekliğimi yitirmiştim.”

Etrafının dört kara duvarla örtülü olması bile gerçekliğimizi bu kadar çarpıtıyorsa nihai hiçlikte nasıl bir zihne sahip olacağımızı hiç düşündünüz mü?

Başka hiçbir şey olmadan var olabilir misiniz?

Evet olabilirsiniz, fakat tek bir koşulla:aynı zamanda “yok” olmalısınız.

Tanrı diye nitelendirilen kavramın akla ilk gelen özelliği nedir?Dini bir inanca sahip olan olmayan herkes bir tekillikten söz eder.  “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı.”     der İncil. Kuran’da ise  “O gökleri ve yeri yoktan var edendir... “ayeti geçer. Başlangıca bilimsel yaklaşan diğer tüm sistemlerde ise Big Bang’den ve her şeyin bir anda yokluktan var olma aşamasına geçmesinden söz edilir. Tanrı tekildir,o varken öncesinde başka hiçbir şey yoktur ve o her şeyi yoktan var etmiştir.Bir diğer açıdan,büyük patlama tektir ve onun sayesinde evren bugünkü halini almıştır.

Çok Tanrı’lı dinler ise Tanrı’yı insana biraz daha yakın görme inancını benimsemişler ve Tanrı’yı genel anlamda tekil olarak tanımlamamış olsalar dahi her çok tanrılı dinde bir baş tanrı ya da tanrıçadan bahsedildiğini de unutmamak gerekir.

Nihai yalnızlık inandığımız ya da inanmadığımız Tanrı’nın bir özelliğidir.Bu özelliği kendimizi onunla karşılaştırdığımız için biliyoruz . İnsan çoktur ve başlangıçtaki tektir.İnsan uydurduğu kelimelerle Tanrı’ya da sıfat yakıştırabilme yetisine sahiptir.

Tanrı ,ya da enerji ya da Big Bang , başlangıçta tekil bir durumdaydı.Yokluğun içindeydi. Sorun şuydu kendisi var ya da yok değildi.Çünkü varlığını ya da yokluğunu karşılaştırabileceği hiçbir şeye sahip değildi. Bilinci var mıydı? Bilincinin olması onun var olması anlamına gelirdi.Bilincinin olmaması ise onu yokluk ve varlık arasında bir duruma sokuyordu.Yok değildi çünkü vardı.Var değildi çünkü yoktu.Bir seçim yapması gerekiyordu.

Tanrı’nın nasıl bir iradeye sahip olduğunu ,bu seçimi nasıl yaptığını, ,ya da ortada gerçekten bir seçim olup olmadığını anlamak maalesef mümkün değil.Çünkü bu bilme hali bizi onun bilincine yönlendirir ve asıl Tanrı vasfına bizim sahip olmamız anlamına gelirdi. Nasıl ki başka bir insanın bilincine sahip olmak o olmak demekse ,Tanrı’nın bilincine sahip olmak için Tanrı olmak gerekirdi.

Yaptığı seçimin öncesini  ve nedenini- bir öncesi ve nedeni varsa tabi- bilmesek de sonuçlarını gözlemleme imkanımız oldu.

Var olduk .Var olan diğer her şey gibi.

Söz ettiğim şey her büyük dinde bahsi geçen klişeleşmiş yaratılış fikri değil.Tanrı bizi yaratırken ortadaki sorun şuydu:kendisi artık Tanrı olamazdı.Çünkü yaratarak yokluktan varlığa bir geçiş yaşamış, Tanrı’yı Tanrı yapan  yokken var-varken yok olma hususiyeti böylelikle sona ermişti.Tanrı artık yok değildi,vardı.Ama var olduğu an Tanrı özelliklerini kaybetmişti.Tanrı ötekini yaratmış,yaratmak için var olması gerektiğinden yokluğundan feragat etmiş,bu da onu  Tanrı vasfından çıkarmıştı.Tanrı yaratmak adına kendini feda etmişti. Yaratan oydu ama artık yaratan yoktu.Tanrı intihar etmişti! Sırf var olmak uğruna.

İlk yaratılanın,ne olduğunun hiçbir önemi yok.O yaratıldığı an Tanrı ‘nın kendini karşılaştıracak bir varlığı olmuş ,bu ona bir isim ve sıfatlar kazandırmış ,ne yazık ki diğer tüm vasıflarını almıştı.Tanrı adını insanları yarattıktan sonra aldıysa da artık Tanrı’lıktan çıkmıştı.Yalnızca vardı.Yokluğunu kaybetmişti ve işte sırf bu yüzden adı Tanrı olsa da kendisi Tanrı değildi.Tanrı ölmüştü,ve bunu kendi iradesiyle yapmıştı. Öyle ki ,bugünden sonra Tanrı adı artık kafamızdaki kavramına karşılık gelmediğinden belki de Tanrı ismini terk etmek yerinde olacaktır.

Peki neden yaratmak istemişti?Neden hem yokluk hem de varlık durumuna sahipken  yalnızca var olmayı seçmiş,ve bu uğurda kendini feda etmişti? Belki de bu soruları cevaplamak  Tanrı için bile mümkün olmadı.Çünkü sorular yaratıldığında Tanrı çoktan ölmüştü.

Ya bundan sonra?

Tanrı bir defada,ilk yaratmada  bizim “her şey”  diye nitelendirdiğimiz şeyi yaratmış olabileceği gibi,yaratılma sırasıyla da gerçekleşmiş olabilir ,burası meçhul. Bildiğimiz bir şey varsa Tanrı bizi yaratırken vasfını kaybetti ve Tanrı olmaktan çıktı. Öte yandan her şeyin var olduğu bir kaynak özelliklerinden feragat ederken var oluş enerjisi ve tüm bu özellikler varlıklara geçer.Bunu daha somut bir örnekten düşünecek olursak bir yazarın yazdığı her kitapta yazardan izler bulunur.Bu fikri,hepimizin içinde Tanrı var gibi popüler bir söyleyişten ziyade ; var olan onun sayesinde var olduğu için var olma eylemi de onu içermelidir , gibi bir sözle özetlemek daha doğru olacaktır.Tanrı kendini de her şeyi de var etmiştir.Tek sorun Tanrı’nın var olması ,artık o olmaması demektir.Çünkü karşılaştırma yapabileceği en küçük bir “öteki” varlık Tanrı’nın kendi bilincine varması ve tümüyle varlığa geçiş yapması sonucu Tanrı vasıflarını yitirmesi anlamına gelir. Diğer her şey var olurken Tanrı ölmüş,hatta belki de yok olmuştur. Belki de şu an yokluk diye nitelendirdiğimiz  ama algılamamızın imkansız olduğu kavram  Tanrı’ya denk geliyordur.Ve belki de Tanrı’nın başlangıçtaki var olma eylemi,aslında sonraki yok olma eylemini gerçekleştirmek adına alınmış bir karardır.

Öyleyse tüm bunlar hesaba katıldığında Budist din öğretilerinde ve pek çok filozofun da hayatlarında gördüğümüz münzevilik,çevreden ve diğer varlıklardan uzaklaşma bir nevi tekilliğe yönelen bir çaba ,bir arayıştır. Kendi içine dönme diye adlandırdığımız felsefi öğretilerin bir çoğunun altında diğer varlıklardan uzaklaşmak,tekilliğe yaklaşmak ve Tanrı’yı bir derece de olsa anlamaya çalışmak ana fikirleri yatar. Var olduğumuz günden beridir nihai amacımız da budur : Tanrı’nın tekilliğine ulaşmak , varlıkla yokluk arasındaki ince çizgiye oturmak.

Öte yandan , ezelden beridir  “var” olan varlıkların Tanrı’nın yokluk ve varlık arasındaki çizgisine ulaşması ne kadar mümkündür? Var olma halinde olan  bir şey zamanla yok olabilir mi?Ya da şu anda yok halinde bulunması ihtimal dahilinde olan Tanrı tekrar var olabilecek mi?

 Daha fantastik bir yaklaşımla şu anda yokluk tarafında bulunan Tanrı’ya ulaşmayı başaran bir varlık olursa ikisinin birleşip tekrardan vasıflarına tam anlamıyla sahip bir Tanrı oluşturması mümkün müdür? Peki Tanrı olmak,ona ulaşmak ,yoklukla varlık arasına girmek hem yokluğun hem de varlığın sonunu getirmez mi?

Ve acaba tüm bu soruların cevabını bulabileceğimiz bir gün gelecek mi?



 


O Patlama Her Şeyi Değiştirdi


O patlama her şeyi değiştirdi.
Tanrı dediğimiz o gücün oyunu muydu ,sadece bir tesadüf müydü yoksa tümüyle bambaşka bir nedenle mi gerçekleşti ; hiçbir zaman bilmedik. Bildiğimiz tek şey ‘varlık’ denilen kavramın onun gelmesiyle oluştuğuydu.
Adına Büyük Patlama denildi.
Yirmilerinde bir genç kızdan farksızdı. Aşıktı. Sevgilisinin adı Entropiydi. Nam-ı diğer :daha az enerjili düzensizlik hali.Durmaksızın oluşan bir kaos istiyordu ve bunun için elindeki tüm enerjiyi kullanmaya hazırdı.
Düşünceleri uyuşan ve birbirlerine gün geçtikçe daha bir samimiyet beslemeye başlayan yakışıklı Entropi ve güzeller güzeli Büyük patlama çok geçmeden evlenme kararı aldı ,evlenir evlenmez de bir çocukları oldu: Doğduğu günden itibaren annesinin izini taşımaya ve babasının az enerjili düzensizlik isteğini yerine getirmeye ant  içmiş gürbüz bir çocuk.
Adını ‘Gelişim’ koydular.
Gelişim ,ayakları üzerinde duracağı yaşa geldiği gün kendisine söz verdiği üzere çalışmalarına başladı.
Önce hidrojeni helyuma,helyumu  lityuma ve bu üçünü küçük yıldızlara  dönüştürdü.Yıldızlardan daha büyük molekülleri yarattı ve sonunda moleküllere ‘canlılık’ denilen bir kavram bahşetti.
İşte o gün bazı şeyler gerçekten değişti.
Öncesinde ,gözle görülemeyecek bir bakteri kadarken insanoğlu bugün dünyanın en amansız,en kalabalık ve en çok gelişmiş canlı grubuna dönüştü.
Gelişimin oğlu ‘İNSAN’  oldu.Gururlu bir büyükanne ve büyükbaba; Büyük Patlama ve Entropi çok sevinçliydi.Onlara istedikleri tüm yıkımı kargaşayı,düzensizliği hatta fazlasını getirebilecek bir torunları vardı artık.Bu da yetmezmiş gibi insan, kadim bir görevi yerine getiriyormuşçasına daha az enerjiyle iş yapmak için elinden geleni yapıyordu. Daha az çiğnemek için pişiriyor, daha az koşmak için silah kullanıyor ve daha az mutsuz olmak için akıl almaz oyuncaklar üretiyordu.
Büyük Patlama ailesi için her şey güzel gidiyordu.
Ta ki bir hata meydana gelinceye dek.
Piyasayı ‘sorgulayıcılar’ bastı. Tüm bu yıkım ve şiddete ,aşırı tüketime,daha az enerji çılgınlığına anlam veremeyenler; veremedikçe bugüne nasıl gelindiğini hatırlamak için belleklerini kurcalayanlar ve bu çabaları da sonuçsuz kaldığında  arkalarını dönerek çekip giden bir grup.
Gününü dağlarda geçiren Herakleitos ,bir fıçının içinde yaşayan Diyojen;tüketmeyi ,parçalamayı,yemeyi tamamen bırakan Demonax  ya da babasından kalan milyon dolarlık serveti tereddütsüzce elinin tersiyle iten Wittgenstein.
Kendilerine ‘filozof’ diyorlardı.
Pek çoğu Gelişim ve onun oğlunun bizi nereye götürdüğünü önceden anlamışlardı. Fakat aynı zamanda biliyorlardı ki tek başlarına bir şeylerin farkına varmaları bu yaşananları engellemezdi.
Yine pek çoğu sırf bu yüzden,aslında hiç de istemeyerek topluma yanaştı.Sokrates bir halk adamı,adeta bir siyasetçi gibi savundu düşüncelerini ;toplumu bu şekilde değiştirmeye,doğruya yönlendirmeye çalıştı.
Yeni gelen bu sorgulayıcı insanlar Büyük Patlama ‘nın hoşuna gitmemişti.Yasalarına aykırı davranmaları yetmiyormuş gibi filozoflar,onun da varlığını sorguluyorlardı.Tanrı denilen bir şeyden bahsedenleri vardı- ne saçma bir isimdi öyle-, gerçekliği ve varlığı tamamen dışlayanlar vardı – atın birine sarılıp ağlayan şu pos bıyıklı adam mesela- ,en kötüsü de sanki onun varlığı hiç bilinemezmiş gibi davrananlardı.Kendilerine agnostik diyen kötürüm bir avuç yaşlı adam.
Büyük Patlama’ya ne cüretle böyle hakaret ediyorlardı!
Yıllarca filozoflar ruhsal ve fiziksel acılarla boğuştular .Aralarında  mental rahatsızlıklarla,bunalımlarla,yetersiz bedenlerle ve  nadir hastalıklarla uğraşmayan bir tanesi bile yoktu.O zamanlar henüz farkında değillerdi ama tüm bu başlarına gelenler Büyük Patlama’nın yediği soğuk bir intikam yemeğiydi.
Şanslıydı ki,kendi yarattığı evrende hala aşılmaz bir güce sahipti.Filozof denilen düşmanları yıllar geçtikçe seyrekleşti; sorgulayanlar azaldı,Büyük Patlama’nın taraftarları inanılmaz bir artış gösterdi.
Din çoktan yitirilmişti.Bilimin felsefeye karşı olan savaşı ise ,gün geçtikçe galibini belli ediyordu.
Hayır Gelişim,iyi değildi.Hiçbir zaman iyi olmamıştı. Evet,anne babasına ve kendisine verdiği sözü yerine getirmişti ama o artık yalnızca yıkım ve  yok oluş anlamına geliyordu.Daha fazla gelişen daha az gelişeni yeryüzünden siliyor,rakibini eledikten sonra farkında olmadan kendi yok oluşunu hazırlayarak ortaya kendisinden daha çok gelişmişini çıkarmak istiyordu.İliklerine kadar bu arzuyu duyuyor, istemsizce hangi şekilde daha fazla gelişecekse o şekilde hareket ediyordu. Her şey yavaş yavaş kendini öldürüyordu. Öylesine yavaş ki ne yaptığının bile farkına varamıyordu.Farkına varanlar olursa,toplum tarafından  içgüdüsel olarak asimile ediliyordu. Gelişim’in oğlu olan insan;farkına varanları : ’zihinsel engelli,obsesif kompulsif,şizofren ,bipolar’ gibi uyduruk kelimelerle bünyesinden atıyor,geri dönüşü olmayan bir biçimde dışlananların kaderleri filozoflarınkinden hiç de farklı olmuyordu.
Kaostan mutlu olan ise yine Büyük Patlama ve ailesiydi.
Sonunda varılacak nokta her neresiyse ,oraya ulaşmaya az kalmıştı.
Ve her geçen gün bizi sona, bir adım daha yaklaştırıyordu…
                                                                             ……………
                                                                                  J
Şimdi sizi tüm bu metafiziksel tattan biraz uzaklaşarak, saf felsefenin içine götürmek ve mümkünse de orada bırakmak istiyorum.
Bir halin kronik olarak ‘iyi’ olup olmadığından söz etmek için öncelikle  ‘iyi’ olma halini de kalıcılaştırmak gerekir. Zamana ve duruma göre değişebilen bir ‘iyi’ tanımı kendisine şartlanmış olan durumu de haliyle değiştirebilir. Herhangi bir varlığın durumu  ise onunla etkileşime giren diğer her bir varlık tarafından farklı hissedilebilir.İşin aslı aynı objeye bakan her suje farklı bir obje görebilir .Özellikle insan ,her şeyin ölçüsüdür.
Örneğin  hayatta her şeyin durmaksızın değiştiğini savunan Herakleitos’a sorsanız size yalnızca iyilik tanımının değil Gelişim’in tanımının da sürekli değiştiğini söyleyecek ve bu bağlamda kendisi,tüm ‘her zaman’ şartlarını reddecektir.Çünkü zaman değişimin ölçüsüdür ve her şey değişiyorsa herhangi bir durumun ‘her zaman ‘ başka bir durum olma ihtimali tümüyle ortadan kalkacaktır.Eğer duruma bu açıdan yaklaşsaydık “Gelişim ya da herhangi bir varlık hiçbir zaman için her zaman iyi değildir çünkü iyilik zamanla değişir.” diyerek konuyu noktalardım.
Fakat şansınıza iş değişim konusuna geldiğinde fanatik bir Parmenides’çiyim. Zaman gibi değişim de bir yanılsamadan ibarettir diyen bu adamın haklı olduğu bir nokta varsa o da değişim denilen kavramın bir referans noktasına ihtiyaç duyduğudur. Herakleitos’a göre her şey değişiyordu .Fakat bir şeyin değiştiğini sabit bir noktaya bakmadan algılamak ya da hissetmek ne mümkün! Yanınızda sizinle aynı hızda giden arabayla birlikte hareket ediyorsanız eğer ,araba size göre duruyormuş gibi görünür. Bize zorunlu bir değişmeyen nokta,bir referans noktası gereklidir.Belki Herakleitos bu sabit noktanın zaman olduğunu ve her şeyin ona göre değiştiğini savunabilir,ama bu durumda da her şeyin ,sonuçta zaman da bir şeydir, değiştiğini ortaya koyan kendi düşüncesiyle bir çelişki oluşturur.Zaman onun ‘şey’ kavramının dışındaysa da eğer bu ancak şu anlama gelebilir:Zaman diğer şeylerle ilişkili olmadığından referans noktası olarak kullanılamaz.
Yeniden Parmenides’e dönecek olursak hiçbir değişimin yaşanmadığı salt bir evren beraberinde mutlak bir tekillik getirmek zorundadır.Örneğin domates bir meyveyse,her zaman öyle kalacaktır.Platon bir filozofsa eğer ,bu sonsuza kadar böyle sürüp gidecektir.Nesnelerin değişime uğramadığı bir yerde tanımların değişikliğinden de söz edilemez.Yani burada,gelişim iyiyse,her zaman iyi olmak durumundadır.Kötüyse de her zaman kötüdür.Değişim olmayacağından sıfatlar değişemez.
Bu iki eski çağ filozofunu şimdilik bir kenara bırakıp klasik faydacılığı ele alacak olursak : 
Yarar sağlayan her şeyin iyi olduğu görüşünü savunabilir ve gelişimi, yarar sağladığı her şey için tam bir iyilik timsali gibi gösterebilirdik.
Peki ya gelişim kime göre yararlıydı?
Her değişim ,gelişim değildir.Fakat her gelişim değişerek elde edilir.Değişim denilen kavram her ne zaman insanın kendisine yarar sağlayacak yönde ilerlemesine neden olursa,işte o zaman ona gelişim denir.Fakat gerçekte böyle bir yön var mıdır ?
Yukarıda da anlattığım gibi,evren sonu gelmez bir enerji azlığı arayışı içindedir.Öyle ki bu çalışmaları öylesine başarılı olmuştur ki ,evrenin içinde bulunabileceği minimum sıcaklık -273 C derece ise  şu andaki evrenin boşluktaki sıcaklığı  yaklaşık olarak -270 C ölçülmektedir.Bu da bir yolculuğun sonuna doğru hızla yaklaşmakta olduğumuz güçlü kanıtlarından biridir.
Evrenin bu isteği üzerine içgüdüsel olarak geliştiğimizi savunuyorum. Kalbimizin atmaya başladığı ilk andan itibaren son attığı ana kadar geçen yaklaşık yetmiş yıllık zaman diliminde hep daha iyisi,daha güzeli için çalışıyoruz.Sürekli ileri doğru gidiyoruz.Hiç durmadan, yetmiş yıllık süreyi çok uzun varsayarak tüm hayatımızı gelişmeye adıyoruz. Yalnızca bununla da kalmıyor,yukarıda anlattığım gibi, gelişimi yersiz bulan insanları dünyamızdan tümden atmak istiyoruz.Cahil olduklarını söylüyor,belki de çok haklı olarak ,köyünde ,çimenlerin içinde ve hayvanlarıyla beraber mutlu mesut yaşamak isteyen pek çok insana haksızlık ediyoruz.Sonu gelmek bilmeyen bu gelişme hırsı yüzünden mutsuz oluyor ve tüm yaşam enerjimizi tüketerek,çoğu zaman da içten bir kahkaha atmayı tamamıyla unutarak,aklımızda hep yapılabilecek daha iyi şeyler varken bir köşede ölüp gidiyoruz.
Kendi sonunu ve yok oluşunu en ince şekilde işleyen yetmiş ya da belki de daha az yıllık bir çöp yığını kalıyor geriye.Arkamızda bıraktıklarımız kendi evlatlarımızın da sonunu getirecek türden şeyler … Toplum olarak intihar ediyoruz ama çok daha önce tüm gerçeklerin farkına varıp intihar etmeye kalkışan gençlerden toplum olarak nefret ediyoruz.
Bu yüzden geçin bir anlık için bile iyi olmayı gelişim ortaya çıktığı ilk günden beri kötü.Ve inanın bana hep de öyle olmaya devam edecek.
O  patlamayla başlayan her şey bittiğinde biz farkında olanlar,size söylemiştik,demek için burada olmayacağız.Çok merak ediyorum; susmaktan yorulduğumuzda acaba hangi akıl hastanesinin koridorlarında öfkeden delirerek ya da hangi hapishanenin yayları dışarı fırlamış gıcırdayan yatağında tepinerek veda edeceğiz bu hayata?
Çünkü dedim ya evrenin en büyük düşmanlarıyız biz düşünenler.
Bizi sindirmek için elinden geleni ardına koymayacak.

6 Mayıs 2020 Çarşamba

Semih


Her zamanki İzmir-Özdere yolu.Otuz yılı aşkın bir süredir aynı yolları gidip gelmenin verdiği özgüvenle direksiyonu tek elle tutuyorum.Merkezden çıkalı yaklaşık otuz dakika oldu.Hava yaz sezonu neredeyse bitmiş olmasına rağmen alabildiğine sıcak,güneş önüne geleni eritmeye kendi kendine söz vermiş.Kullanmakta olduğum dolmuş,tatilcilerin bir bir evlerine ,düzenli hayatlarına dönmesiyle günden güne hafifliyor,gıcırdamayı kesiyor.Şimdi tek tük insan;Özdere sakinleri,emekli deniz sevdalıları ve çocukları okul çağına gelmemiş aileler ziyaret ediyor arabamı.Bugün ise arkada oturan asker emeklisi iki yaşlı beyefendi  ve hemen dibimdeki koltukta biri çocuk diğeri bebek iki evladıyla  yolculuk eden genç bir anne dışında kimse binmedi Pejo’ma.Dolmuşta herkes sessiz ,nadiren de olsa genç kadının emzirmekte olduğu bebekten sesler yükseliyor. .Neşeli mi ,şikayetçi bir ton mu anlamak mümkün değil.Kadının yanında oturan büyük oğlu ise sessizce bağdaş kurmuş koltuğunun üzerinde.Küçük kırmızı oyuncak arabasını ,iğne gibi ince bacaklarında dolaştırıyor,kim bilir nasıl bir hayalin içinde.Yaşlı Pejo’mdan herkesin duymazdan gelmeye çalıştığı   gıcırtılar  geliyor ara ara.
 Sessizliği oldum olası sevmem.Sessiz,kahkahasız,müziksiz saniyeler geçmez .İçim sıkılır;etrafta hiç ses olmasa,kendi kendime konuşurum.Olacak iş mi sessiz dünya; niye kulak diye bir organ var ki öyleyse?Hem de her iki yanımda kafamın.
Hemen radyoya uzanıyor elim.Anlamsız ses kirliliği yaratan cızırtıları kovmak adına frekansla oynuyorum.Önce haber kanalı çıkıyor karşıma.Transit geçiyorum.Bu sefer futbol yorumcularının sesini tanıyorum.Tereddütsüz bunu da geçiyorum hemen.Neredeyse elli  yıldır erkeğim bu ülkede,hiçbir zaman sevmedim şu futbolu.Bir süre daha deniyorum yeni frekansları,birkaç dini muhabbeti üst üste atlıyorum.Sonraysa ardı arkası kesilmeyen farklı tonda cızırtılar.Cızırtının da tonu mu olurmuş? Canım sıkılıyor,radyo ne ara bu kadar fakirleşti?Israrla değiştiriyorum frekansları.Umudu yitirmek yok.
En sonunda kulaklarımın içi nadide bir sesle çınlıyor;çok sevgili Feridun Düzağaç çıkıyor karşıma.Büyük bir hevesle sesini açıp dikkatle dinliyorum her bir notayı.Düşler Sokağı;çok kez dinledim bu şarkıyı.Öyle ki Feridun Düzağaç dostum sayılır artık benim.
Keşfimin gururuyla yolcularımı şöyle bir süzüyorum.İki asker emeklisi arkada birbirine sırtını dönmüş manzarayı izliyorlar.Gözleri dalgın baksa da onlar için ‘mutsuz’ diyemem.Gözlerimi tekrar yola çeviriyor,bomboş asfaltın güvenliğinden emin olunca bir de hemen arka çaprazımda oturan genç anneye göz gezdiriyorum.Mavi gözlerini bebeğinin üzerinden hiç ayırmıyor. Annenin Feridun’a mırıldanarak eşlik ettiğini duyup,görünce göğsüm kabarıyor.Bu benim keşfim elbette,şarkıyı ben söylemesem de ben buldum.Ben verdim yolcularıma o pürüzsüz sesin huzurunu.
Yüzümde istemsiz bir tebessüm ,yola dönüyor bakışlarım.Ve döner dönmez siliniyor tebessümüm.Tüm zifiri karanlığıyla,yanmış ormanlar karşılıyor beni;içime huzursuzluk çöküyor.Göğsüme bir şey oturuyor;eskiden tüm yeşilliğiyle gözlerimi bayram ettiren manzara savaştan yeni çıkmış lanetli bir krallık artık.
Her gün bir önceki günden daha fazla yanmış,kavrulmuş,simsiyah olmuş ağaç görmekten ölesiye nefret ediyorum.Kahverengi ve koyu yeşil tonlarından ani siyaha geçiş.Madem öyle,yükseklik haritalarında siyah rengi de kullanmaya başlasınlar.Çünkü bu işin bir sonu var gibi durmuyor.
Sevgili Feridun’un yumuşak sesi yetmiyor şimdi hayal kırıklığımı iyileştirmeye.Kızmaktan çok çaresizlik ve üzüntüyle karışmış içim,ve yine bu duygularla küfrediyorum bu işin sorumlularına.İçimden elbette;kendime hiç yakıştıramam dışımdan bağırarak kötü sözler sarf etmeyi.
O sırada yakınımdan bir telefon sesini duyuyorum:
“Semih,” diye sesleniyor oğluna annesi,elini bebeğinin üzerinden yavaşça çekerek.”Kardeşini tutar mısın lütfen?Telefona bakmam lazım.”
Semih bağdaşını bozuyor,arabasını elinden bırakıp yanına koyuyor.Kardeşini , sanki bulunamaz  bir mücevhermiş gibi itinayla tutuşunu izliyorum.Dili dikkatinin derecesini anlatırcasına dışarıya çıkmış,dişleri tarafından sıkıştırılmakta.Kardeşi pozisyon değiştirmekten rahatsız olduğunu bir çığlıkla belli ediyor önce ama tam ağlamasını beklediğim yerde susuyor,siniyor abisinin kucağına.Şimdi abisi de rahat ve güçlü hissediyor kendini.
“Alo,”diye cevap veriyor annesi ,sonunda açmayı başardığı telefona.”Evet ,varmak üzereyiz.”
Konuşması sürerken gözlerimi küçük abiden alamıyorum.Semih benim de adım,babam koymuş .
Ona baktığımı hisseden çocuğun gözleri aynada benimkilerle buluşuyor.Annesininki gibi masmavi gözleri.Ve benim babamınkiler gibi.
İşte bu benzerlik kaçınılmaz olana götürüyor beni.
Çocuğun gözlerinde babamı görüyorum.Babama bakıyorum.
Ancak bu sefer küçük Semih’in oturduğu yerde ben varım.Elimde tüfeğe benzettiğim bir ağaç dalı ,dolmuşu kullanan babamla aynadan göz göze gelip ateş ediyorum ona.
“Puff puff!”
Babam oyuncu adam ,ben ona tüfeğimi doğrulttuğumda ellerini bir saniyeliğine de olsun direksiyondan çekip yukarı kaldırıyor.
“N’ayır!!”diye haykırıyor.”Vurma beni!”
Onu hemen vuruyorum ki ellerini indirsin ve elleri  direksiyonla yeniden buluşsun .Onları çektiğinde çok korkuyorum çünkü.Kaza yapsın istemiyorum.Ama direksiyona hakimken her şeye hakim sanki.Ve herkesi ancak o zaman koruyabiliyor.Küçük Semih’ten en fazla üç yaş büyük bir Semih’im o zamanlar.Babam benim Atatürk’üm,gözleri masmavi.Dediği,yaptığı her şeye tapıyorum. Ağzıyla yaptığı küçük bir mimiği gözümde büyütüyor,tekrarlamak için aynanın karşısında saatler harcıyorum.
Arabamıza binen her yolcuyla birlikte babam gözümde daha yüce bir adam oluyor.Herkes ona emanet ve sanki  babam yolculuklarında onları koruyan bir melek.
Yıl 79.Siyasi olayların ciddiyeti yüzünden hiçbir baba benimkisi gibi neşeli değil artık,çocuğuyla oynamaya vakti yok.Babamın kıymetini biliyorum,büyüyünce ben de en az onun kadar iyi bir baba olacağım.
O zamanki güzergahımız uzun.Manisa-İzmir hattında ;bugüne kıyasla daha yavaş ve daha az sefer yapıyorduk.Genelde yolcular İzmir’e varır varmaz duraklarda iniyor,özellikle günün son seferinde girmiş olduğumuz Urla’ya kadar- evimiz orada olduğundan-arabamızın içinde kalıp bize eşlik etmiyorlar.
O gün günlerden Cumartesi.Herkes seyahat etmek için o günü seçer,bu yüzden arabamızın içi inanılmaz kalabalık olur.Babam ne ayakta yolcu almaktan ne de boğucu sigara dumanından hoşlanır ama cumartesileri her ikisine de katlanmak zorunda kalır.Sabahtan beri arabamıza inip binen yolcu sayısının haddi hesabı yok.Normalde her binen dikkatle inceleyen ben,sigara dumanın da etkisiyle bir süredir insanların ne giyindiğini bile ayırt edemiyorum.Yalnızca şimdi en arkada oturmakta olan üç deri ceketli,bıyıklı,upuzun beyefendiler arabaya ilk bindiklerinde onları iyice süzüyorum.Doğduğum beri İzmir’de geçirdiğim yıllar boyunca bu tipte adamlar görmedim.Boy farkından olmalı,beni fark etmiyorlar bile.
Diğer insanlar artık duyularıma hitap etmediğinden,dolmuşun içinde babama ağaç dalından yapılmış tüfeğimle her çeşit havalı sözle ateş ederek saatlerce eğleniyorum.O da bir yanda Edip Akbayram’ın şarkılarını dinlerken bir yandan beni eğlendirmeye uğraşıyor.
İzmir sınırına geçişimizle arabamız büyük ölçüde hafifliyor, sigara dumanı katlanılabilir düzeye iniyor.Uzun bir süre İzmir’in içinde yol alıyor ,bu sırada yalnızca durmamız gerektiği için durduğumuz duraklarda tek tük de olsa yolcu indiriyoruz.
Sigara sisi açılıp kapanan kapı sayesinde minimum düzeye indiyse de ne zaman ineceklerini büyük ölçüde merak ettiğim  en arkada oturan üç deri ceketli beyefendinin yüzü hala seçilemiyor.Babam her seferinde “Herhalde burada iniyorlardır.”diyerek durduğu her durakta önce biraz bekliyor ,sonra şaşırmış bir halde yoluna devam ediyor.
O zamanki insanlar pek kibar ,pek anlayışlılar.Hele benim babam,iki dakikalık konuşmasına milyonlarca prensip sığdırır.Tanımadığı bir yolcuya nereye gittiğini sormak prensibine aykırıdır mesela.
Ama Urla’nın içindeki ilk durakta da beyefendiler kıpırdamayınca babamın sabrı taşıyor,radyoyu kapatarak kulağımın pasını silmekte olan Edip Akbayram’ın sesini aniden kesiyor.
“Urla’nın içinde mi oturuyorsunuz efendim?” diye sesleniyor arkaya-çoktan bir prensibini çiğnedi.”Biz de orada oturuyoruz.”
Çevirisi “niye sizi daha önce hiç görmedik?”
“Yok bey baba ..”diye tok bir sesle cevap geliyor arkadan .”İş için geldik,halledip döneceğiz.”
“Ya ,”diyor babam .Nedense yüzü asılmış gibi geliyor bana.Gözlerindeki neşeyi biri süpürmüş gibi.”Zeytin mi?”diye soruyor sonra.
“Yok bey baba..”diyor  aynı ses.”Ne işimiz var bizim zeytinle?Bizim işimiz insanla ,ülkeyle,vatanla.”
Sohbetin gidişatını hiç sevmiyor babam.Alt dudağını ısırdığını fark ediyorum.Ancak söz konusu büyüklerin “siyaset “ dediği ciddi meselelerse  yaptığı bir şey bu .
 Bir süre çıt çıkmıyor kimseden.O zaman babamın gaza her zamankinden hızlı bastığını fark ediyorum.
“Ne bu acele yav?”diyor arkadan,öncekine göre daha boğuk bir ses.O zaman arkama dönüp bakma ihtiyacı duyuyorum.Pos bıyıklı,babama nazaran daha genç görünen ama çok daha çirkin üç surat.”Yolculuğun tadını çıkaralım biraz bey baba…Açsana biraz önceki şarkıyı.İnsan hep sevdiğini dinlemeli.Sen de öyle müzik seviyorsun demek ki.”
“Yok canım.”diyor babam.Eli hiç kaseti başlatmaya yeltenmiyor.”Şarkı işte.Sesi güzel olanı dinliyoruz.”
“Hee..”diyor arkadaki “beni ilgilendirmez” edasıyla.
 Henüz küçük bir çocuğum ama babamla hiç böyle konuşan görmemiştim o güne kadar.Korkuyorum.Babama dönüyorum.Şimdi dişleri iyice sıkmış dudağını.
“Bey baba..”diyor arkadan yeni bir  ses.”Şöyle müsait bir yerde dur da biz inelim. “
“Buralar hep zeytin tarlası.”dediğini duyuyorum babamın neredeyse mırıldanarak.
“Biz işimizi burada da hallederiz.Sen çek şuraya.”
Üç adam yerlerinde kıpırdanıp ayağa kalkıyorlar.Hemen inmek istiyorlar anlaşılan.
“Durak yok ama burda.”diyor babam bir kez daha.”Durağa götüreyim sizi Urla’da,merkeze.”
“İstemez.”diye tükürerek cevap veriyor  içlerinden biri .Ön tarafa doğru yalpalayarak yaklaşıyorlar.Her hareketleri ağır,korkunç,tiksinç.İster istemez siniyorum koltuğuma.
“Peki.”diyor babam.Sesi mi titredi yoksa bana mı öyle geliyor?
Araba yavaşlamaya başlıyor.Üç adam oturduğum koltuğun yanına geliyor.İçlerinden biri bana şöyle bir yandan bakıp babamın şoför koltuğuna tutunurken diğer ikisi dibimde dikilmeye başlıyor.Beriki, usulca babamın küçük karton kutusunda gözü gibi baktığı kasetlere uzanıyor.
“Selda Bağcan,Edip Akbayram,Cem Karaca..”diye okuyor,garip bir şiveyle.”Yav “.diyor ağzını yamultarak.”Beybaba,sen de hep güzel seslileri bulmuşsun ha!!”
Yanımda dikilenler öyle pis sırıtıyor ki tüm iç güdülerim gerçek anlamda hareketleniyor.Tehlikeyi sezen her bir kasım geriliyor.
İşte hayatımın o pis sırıtıştan sonraki beş dakikası kırk yıldır gözümün önünden bir saniye olsun gitmiyor.
“Yok.”diyor babam endişeyle.”Emanet bu araba.Arkadaşımın kasetleri …”
“Hee..”diyor arkasındaki mahlukat.”Bey baba ,durunca bir aşağı in de yolu göster bize.Biz bilmeyiz buraları.”
Karşı tarafın her dediğine nezaket gereği cevap veren babam ilk defa susuyor.İkinci prensibini de çiğniyor böylece.
Arabayı durdurması sandığımdan çok daha uzun sürüyor.
“Buyrun.”diyor adamlara,ayağını gazdan çeker çekmez.
Yine “Hee”liyor  babama yakın olan pos bıyıklı.”Sen de bir insene yol gösterirsin bize.”
“Geç oldu.”diyor babam.”Çoluk çocuk,çok iş var.Siz bulursunuz yolu.”
“Yoook.”diye tersleyiveriyor  adam neredeyse bağırarak.”Biz nerden bilelim buraları!Kayboluruz valla.Sen gel de iki dakika göster şu yolu.
“Kaybolmazsınız kardeş.”
Kardeş lafını ilk defa o gün kullanıyor.”Hadi siz yolunuza ben yoluma.”
“Bey baba…”diyor adam bu sefer beni yerimden sıçratacak kadar sert bir ses tonuyla.”İn dedik be yav!”
“Ya yürü git işine kardeş!İnemem işim gücüm var.Hadi eyvallah!”
İlk defa sesini bir yabancıya karşı yükseltiyor o gün.
İşte o an elimde sıkı sıkı tuttuğum ağaç dalından tüfeğim canlanıyor.Ama benim değil babamın arkasındaki adamın belinden çıkıyor ,babamın kafasına konuveriyor.
“ Şimdi iniyor musun mu inmiyor musun ?”
Kalbim göğsümde patlarcasına atarken çığlık atmak istiyorum delicesine.Babamla göz göze geliyoruz.Son kez Atatürk’ü görüyorum gözlerinde.Ama Atatürk o kader çaresiz görünmez.Görünemez.
Önce babamın gözümün önünde solduğunu görüyorum.Nefes almaya çalıştığının ama ciğerlerinin ona ihanet ettiğinin de farkındayım.Zar zor konuşuyor.
“Annene iyi bak Semih.”diyor ,artık kaçışı olmayacağını kabullenmiş bir ses tonuyla.Bana ilk defa adımla hitap ediyor o gün.Ve son defa.
”Her şey güzel olacak oğlum ,sen hiç merak etme.”
Benim babam ilk defa o gün ölüyor.
Babamın arabadan inişi,peşinden koşmaya çalışırken beni tutan bıyıklının yapış yapış terli elleri,kulağımı sağır eden gümbürtü ve anında havaya yayılan kan kokusu ….İşte kırk yıldır unutamadıklarım.
Kendi hıçkırıklarımı duyuyorum o an.Babamdan miras alamadığım ela renkli gözlerim  yaşlarla dolmuş,dikiz aynasında kendilerini izliyorlar.Gözlerimi kırpıştırınca dolmuşu yolun kenarına çekip durdurmuş olduğumu,arabadaki  beş çift gözün ise merakla beni izlediğini fark ediyorum.Başucuma gelmişler ,ne olduğunu anlamaya çalışıyorlar.
“Al hemşerim su iç biraz.” diye bir şişe uzatıyor bana emekli askerlerden biri.
“Neye sıkıldı canın aniden senin be paşam?”diye soruyor diğeri .
Cevap veremiyorum.Boğazımda bir düğüm:gözlerimin önünde asfaltta kanlar içinde yatan babam,ve daldan yapılmış tüfeğimi babamın eline tutturmaya çalışan ben…
“Al baba.”diyorum.”Sakın bir daha ölme cennette!”
Sarsıla sarsıla ağlıyorum.
Kırk yıldır.
Anne olan kadın peçetesiyle siliyor gözlerimdeki yaşları .
“Yapma abi böyle ,ağlama..”
Yanlardan küçük  Semih’i kollarından yakalamak için birkaç deneme yapmak zorunda kalıyorum.En sonunda minik omuzları ellerimin içine oturuyor,çocuğu kendime çekiyorum.
“Semih!” diyorum çocuğa.”Benim de adım Semih!”Hıçkırıyorum kontrolsüzce.”Babam koymuş.”
Semih dimdik gözlerimin içine bakıyor bir şey demeden.
Sonra aniden boynumu yakalıyor,sıkıca sarıyor o incecik kollarıyla.Kafasını omzuma koyup ağzını kulağıma yaklaştırıyor.
 “Ağlama Semih!” diyor bana .”Her şey çok güzel olacak!”